“Yazmalıyım dedim kendi kendime… Bir adam gibi oturup masanın başına, sevdiğim kadına sevgimi, hasretimi, mutluluğumu, hüznümü anlatmalıyım dedim!”

Şu günlerde en çok gül satanlara kızıyorum. Böylesine narin, zarif, naif bir çiçek nasıl maddi değerle ölçülenebilir ki? Dikenlerinden arındırılıp, en çok kökünden, bahçesinden, yağmurundan, güneşinden… Yanlış anlaşılmasın, ben papatya aşığıyım! Feryadım, sevgililere parklarda, deniz kenarlarında zavallı âşıkların son paralarını almaya çalışanlara bir isyan! Malum hayat şartları o kadar iyiye gitmiyor. Artan nüfuslar, tüketilen doğasal nimetler, unutulan duygular… Daha neler neler! Garibin bir Allah’ı var, bir de yüreği. Aslında Allah’ı olanda garip sayılmaz ama oradaki gariplik hakkı yenilmiş anlamında. Yani demem o’dur: “artık güller satılmasın!” birbirlerini seven gençleri gül’le vurmayın! Gül’ü dalından, toprağından ayırmayın! Daha aksine güllerle donatın parkları, sahilleri, bahçelerinizi…

Yazmalıyım dedim sevgilim güzelliğine, şirinliğine, ruhuna… Bilirim, sen çok seversin gülleri, en çok açtıklarında, rengârenk güzelliğe büründüklerinde bahçede onlarla konuşmayı sevdiğini çok iyi bilirim. Farkındayım ben de gülü seven bir kadının yokluğunda nasıl da asileştiğimin, etrafa sataştığımın; senin sevdiğin her şeyi satmaya çalışanlara karşı ne denli onurlu durulması gerektiğini ve yapılması gerekenin gayet farkındayım. Çünkü severim seni-tıpkı beni sevdiğin gibi!

Çok önceleri, hani ruhunun güzelliğini bedeninde aramaya çalıştığım o ilk günlerde; senin sıradan, şımarık, kendini beğenmiş tavrının arkasında ki gizemi araştırmaya gerek duymamıştım. Çünkü inanmıyordum bedensel güzeli olan bir kadının ruhunun da güzel olabileceğine. İnandırmıyordu bir şey beni. Böyle olduğumdan ya da düşündüğümden değil, bu dünyanın aldanışları beni yanıltıyordu. Şimdi yağmur yağsın sonra güneş, gökkuşağını bize göstersin diye dua ediyorsam- bu senin sayendedir. Hani yağmur damlacıklarıyla daha bir kırmızılaşan gülleri koparmıyorsam birini kandırıp-etkilemek için-bunlar hep senin sayendedir. Kandırmıyorsam kimseleri yalan doğrularla ve ortak etmiyorsam bedenimi hain bir düşünceyle… Artık senin gibi sevebildiğimdendir!

Bu hayat yolculuğuna başlarken hiç tahmin edemezdim, huzurun bu denli yüreğimde saklandığına. Çocukken “yağ satarım, bal satarım…” oyununda arkasına mendil koyduğum kızlarda arardım ruhumun güzelliğini. Silgisini alıp-geri vermediğim kızların gözyaşlarında arardım değerimi, sevgimi… Ne yapsam hep eksikti! Birileri öfkeyle bakardı, sonraları hepsi ağız birlikçiliği yapmış gibi hiç konuşmazlardı. Yani ne yapsam yıllar sonra-hepsi sendin! İlk önceleri adamlığın oldun sonraları insanlığım, dürüstlüğüm, cesaretim ve vicdanım. Şimdi adını koyamadığım, binlere tanımsız duyguların hepsinde özgürlüğünle dolaşıyorsun. Hani dolaşıyorum sayende sokaklarda, caddelerde başım dimdik. Ve herkes “seven adam” diye gösteriyorsa beni- gülleri koparmadığımdandır bu/ ama en çok sende kendimi bulduğumdandır! Ve ben seni bir güle borçluyum! Bahçemde ektiğim binlerce gülün tek derdi ise sadece sensin/sadece aşk!
Bir gülü satmak “seni seviyorum’u” satmak gibidir…

(anneme…)

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikbö!2010 Başvuru sonucu ‘Onaylandık’
Sonraki İçerikŞeytanın Amacı: Dejenere Toplum
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın