“kırmızının güzelliğini ilk kez gelincikte gördüm ben sonraları aynı rengin güzelliğini sevgilimin yanaklarında, dudaklarında defalarca şahit oldum! Sevmekse, çok sevdim gelinciği-albayrağım gibi, şehitlerimin kanı gibi… Sonraları bir beyaz sultan çıktı karşıma saçları sarıyla kucaklaşmış gibiydi. Bir seviyordu bir sevmiyordu. Ama genelde seviyor çıkıyordu. Ben ilk kez sevgilimin beni sevdiğini ondan öğrendim. İşte benim sevgilime olan aşkım, gelincikle-papatyadandır!“

Kendi hikâyemden biraz bahsetmeliyim galiba. Çocukluğuma bir merhaba der gibi dönmeliyim geçmişime. Baharın gelişini takvimlerden değil-doğanın ta kendisinden öğrendiğimiz o yılları yâd etmeliyim. Eminim ki köyde doğup-çocukluğunu orada geçirenler beni çok iyi anlarlar. Bu hasretin, özlemin içime nasıl ilmik-ilmik işlediğini bilirler. Sonra küçük bir tebessümle hayal ederler köylerini…

Güneşin doğuşunu kuş cıvıltılarıyla, kelebeklerin valsıyla, ormanların arasından gelen esintiyle nasıl göründüğünü anlatmanın tarifi yoktur herhalde. Sanki güneş köye hasret kalmış bir sevgili gibi kollarını açarak gelir ama yavaştan, yürüyerekten… Şimdilerde göremiyorum aynı coşkuyu yani kentte olmuyor bunlar. Ya bir apartman engelliyor bu mucizeyi ya gürültü kirliliği ya da anlamsız bir sis bulutu; nedense hiçbir şey köye renk katan o güneşin heyecanını veremiyor! Yani ne o dağ oluyor ne de o esinti ormanın kokusunu güneşle tatlandırıyor. Bir eksiklik ki beni köyüme prangalı bırakıyor.

Büyükannem arıyor, telefondan anlatıyor kardan adamın maceralarını. Ama buralarda kar hiç yağmıyor neredeyse; ne zaman kardan adam yapmaya yeltensek daha dizlerine varmadan eriyip gidiyor ellerimizden koca kış ayı. Şimdi bahar gelmiş çünkü takvim yaprağını arkasında öyle yazıyor! Televizyonlarda görüyorum bahar şenliklerini, burada kimse anlamıyor hangi mevsimde yaşadığını. Kelebekler rengârenk değiller, kuzular dolaşmıyor; her sabah aynı taşıt-bizi okula götürüyor. Yollar asfalt, toprağın rengini, karıncaların asker selamını unuttum artık! Komşularımız soğuklarda balkonuna konan kuşları kovalamakla meşgul. O masum kuşlar yuva yaptıkları balkonlardan bile yavrularının beton zemine çakılışına o kadar çok alışmışlar ki-ağlamıyorlar! Doğanın ölüşünü görür gibiyim insanların yüzünde. Bu sevgisizlik içinde nasıl mutlu görünüyorlar anlamış değilim!

Şimdi köyümde olmak vardı. Gelinciklerin, papatyaların, kelebeklerin olduğu tarlalarda bayırdan aşağıya doğru yuvarlanmak nasıl güzel olurdu. Karabaşın yeni doğmuş beş tane yavrusuyla şakalaşmak boğuşmanın tarifini kim, nasıl anlatabilir ki bana; hangi rüzgâr sol yanımda şamar vuracak, hangi bülbül bana sevdiğim melodiyi seslendirecek! Şimdi nereye dönsem saksılarda dikenli çiçekler, kokularından uzak, görüntüleri masum ve hicap! Soruyorum babama “neden gelincikle, papatyayı yetiştiremiyoruz bir saksıda? Çünkü oğlum onlar renklerini, kokularını, güzelliklerini yemyeşil doğadan alırlar. Orman yoksa onlarda açmazlar! Onların doğaya olan düşkünlüğü, benim sana olan sevgim gibidir! Bir baba evladından uzak kalabilir mi hiç!”

Bazen bir kelebek konar omzuma-ağır gelir taşıyamam, düşüp kalırım orada. Bilirim ki benim güçlü bedenimin taşıyamayacağı yükleri taşır o gelinciğin narin dalları! Benim seviyorum da ki anlamım, papatyanın yaşam sevincinden daha anlamlı değildir!

Özledim biraz köyümü, eğer bu özlemekse!

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikDin, Bilime İzleyeceği Doğru Yolu İşaret Eder
Sonraki İçerikAllah’ın Emirlerine Uymak
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın