Ağustos ayının bunaltıcı akşamına, içten bir serinlik katarak katılan arkadaşımın, evimle ilgili sıraladığı gizemli ve değişik cümlelerin, havada yarattığı buğulanmayla yazmak istiyor; ayrılışından kalan mavimsi odamda, ev’e dair düşüncelerimi, sana sunma arzusuyla yanıyordum.

 

Bu yanış, beni gecenin yarısı milyonlarca sırlı evrenden birinin eşiğine getirip bıraktı. Kendim, buğu, mavi, ev, düşünceler ve bir alevle oracıkta hangi satırların vücuda geldiğini, dilim el verdiğince anlatacağım sana. Bu eşsiz yolculuğa hazırsan, buyur eşikten içeri ve selâmla kalabalığı…

 

Yirmi sekiz yıllık ömrümün hiçbir deminde, içinde doğduğum, büyüyüp geliştiğim evime bu denli değişik bakmasını beceremedim. Ev’in, insanın yaşamındaki yeri ve önemini aniden göze getiren bu algı ve hisler neydi böyle? Neden bunca yıldır ben, hüzün dolu bir evde yaşadığımı fark edememiştim acaba? Arkadaşım dediydi: “Çok hüzünlü buldum evini…” Bir insanın, seçtiği renkler, uyguladığı düzen, eşyaların biçimleri, seçtiği duvar renkleri yahut yer mozaikleri, nasıl birer ayna olabilir, yüzümü, hüznümü, beni nasıl yansıtabilirdi?

 

Arkadaşım söylediydi: “Çok hüzünlü buldum evini… Sen de çok hüzünlü birisin…

 

Hüzün, nasıl taşar bir insandan dışarı; taşar da, nerelere bulaşır ve fark edilir? Hangimiz bilebiliriz Allah aşkına, karşımızdakine belli etmemeye çalıştığımız hüznün, bir eşyada, duvar renginde, yer döşemesinde, boyalarda aksedeceğini ve eninde sonunda kendisini fark ettireceğini… Kimin aklına gelir!

 

Bir şiir yazarsınız, hüznünüz bedene bürünür kâğıtta. Bir resim yaparsınız, köşesinde bir yerde mutlaka görürsünüz hüznü. Bir beste yaparken, illaki yerleşir bir notanın kuyruğuna hüzün. Romanlar hüzünsüz olmaz. Bazı binalarda, hüznün en güzel yansıması beliriverir aniden. Bütün bunlar belki bir farkındalıkla oluverir yahut dalgınlıkla, kim bilir belki de kasten yansıtılır hüzün…

 

Evlerdeyse durumun böyle olmadığını, evlerde daha farklı bir zaman ve mekânın usulca ve derinden aktığını henüz bulguladım. Bu bulgu, önümden bir güvercin edasıyla havalanarak, arkadaşımın gamzesine konuyor, yayılan gülücükle dans edermişçesine gamzenin içinde yitiyordu… Kendimi, o yitişin içinde ve gamzenin tam ortasında ev’e dair bilinmeyenleri ararken görüyordum.

 

Şimdi; uzun zaman önce, belki kasvetli ve huzursuz bir gecede – ki yapayalnız olduğum aşikâr – kaleme aldığım bir şiirimin dizeleri kazındı aklımın duvarına:

 

bu gece evimde kimler var!

teker teker geliyorlar,

şiirler ve kitaplar…

yâd edilir eskiler, mevzular uzar;

rakı üstüne rakı dolar bardaklar…

 

Nereden bileceğiz ki! Belki de o günlerden kalma bir hüzün sarmıştı evin dört bir yanını. Yapışmıştı bana, görünmezlik iksirinden bir koza örerek kendine, fark edilmeyen bir yere asılmıştı. Doğup renkleneceği, neşeleneceği, farklılaşacağı günü beklemek üzere… Farkında olmadan alışmış olmalıydık birbirimize… O bana, ben ona geçerek karışmış olmalıydık… Birleşmiş, bütünleşmiş olmalıydık…

 

Aksi halde bütün eşyalar ve duvarlar, renkler ve yer mozaikleri, danteller ve çerçeveler, aynı dilden, aynı musikiden ve hep bir ağızdan nasıl anabilirdi hüznün adını! Nasıl bir ezgiydi ki bu, konukların kulaklarına fısıldanıyor, dillerinden dışarı akabiliyordu! Yetmezmiş gibi eşyalara kendini söyletebiliyordu!

 

Arkadaşım söylediydi: “Neo-klâsik bir evin var…

 

Hüznüm de neo-klâsik bir hüzündü o halde… Antik çağlarından ötesinden, nasıl bir ırmakla taşındı evime, hislerime ve dekorlarıma nasıl ilham kaynağı oldu! Yoksa ilk kitabım ‘Yaş’ın, fazlasıyla antik izler, huylar, adlar, isimler taşıması, henüz tanıştığım neo-klâsik hüznümden miydi? Heyhat! Nasıl işledin kendini dantel dantel şiirlere! Kare kare, pare pare nasıl akabildin kitabın sayfalarına! Ve onca yıl sonra, benle tanışmana şaşırdım, hayran kaldım! Sen nasıl bir ruha ve öze sahipsin ey hüzün, ve ben nasıl sağır, ne denli kör, ne kadar vurdumduymazmışım ki, bir arkadaşımın ağzından tanıttın kendini bana, bunu nasıl becerebildin?

 

Engin Turgut, doruğu sisli tepelerden akan bir ırmak gibi sakin, bazen taşkın gülücüğü ile belirdi şimdi zihnimde ve oradan dilime aktı şu sözleriyle:

 

 Senin dizelerinde durmadan kendini kemiren koyu bir hüzün var sanki. Sadece kendine suskun bir ıstırap yalnızlığı bu. Bu yalnızlığa dokunmamak lâzım.(*)

 

Şimdi söyle bana Engin Turgut; şiirlerin engin deryasından sıyrılıp karaya vuran gülücüklü bir yıldız gibi, saf ve doğruca açıkla: Benden önce görmüş müydün neo-klâsik hüznümü? Gamzeli arkadaşım gibi, sana da fısıldamış mıydı bir şeyler? Bana hep susmuş, susmuş ve susmuş; arkadaşlarıma konuşmuş muydu? Haylidir aradığım yanıtlarıma sesinle can ver, aydınlat kuşkularımı! Yoksa sen, söylediğin gibi, yalnızlığıma dokunmamak için mi bahsetmedin hüzünden hiç, bu yüzden mi sakladın sırrını bunca zaman! Kim bilir, iyi ettin belki de…

 

Evimin bahçesinde bir ben / bana dokunmayın” diye haykırdığım şiirimi kaleme alırken, hüznüm bana seslenmiş olabilir miydi? Kaygılı bir gecenin derin ve soğuk izlerinin besbelli ruhuma taşındığı o zaman diliminde, hangi hislerle yazmıştım bu satırları? Oysa ben, yapayalnız olduğumu sandığım o anlarda, meğer neo-klâsik bir hüzünle iç içe olduğumu asla fark edemedim. Dahası, hiçbir şiirin sonunda anlayamadım hüznü, kavrayıp, dillendiremedim ve kendimin mutat bir mutluluk serüveninde, heyecan ve saflıkla yol alan bir gezgin gibi hissettim…

 

Merak ediyorum şimdi:

 

Bundan sonra da seslenecek mi bana hüzün? Kimin ağzından dile gelecek? Bir cesaret örneği sergileyerek, karşıma dikilip, haykıracak mı bütün varlığını ve gösterecek mi kendisini? Dişi mi, erkek mi? Bir canavar yahut bir ucube mi? Yoksa parıltılardan ve tayflardan ibaret bir aydınlık mı? Çocuk mu, yoksa ak sakallarında yaşamın yakamozlarının dalgalandığı, bilge bir yaşlı adam mı? Elmaların çiçek açtığı ve doruğunda aşka dair bir ezginin yankılanarak yayıldığı bir dağ mı yoksa? Eşya mı? Bir kâğıt, kalem, bir tütsü, halı, çerçeve, bir çalar saat veya elbise dolabı mı?

 

Sen ey hüzün! Yazın son demlerinde, hayli yorgun bir bedenin ruhuna nasıl yanaştın? Seni böyle hızlı ve birdenbire görünür kılan neydi, açıkla bana! Tıpkı bu gece olduğu gibi, her gece fısılda bir şeyler ve tanış benimle.

 

İşte ben ve işte kalabalığım… Şehirler ve ışıklar içimde ne çok bilemezsin, hayır, belki de benden daha iyi bilirsin… İşte ben ve işte içim… Ya iç beni, ya savur! Yeni göklere ve denizlere ne çok ihtiyacım var, bilir misin?..

 

Selçuk Erat

26 Ağustos 2009, İstanbul

 

(*) Toz Yanığı, Arka Kapak, Ağustos 2008.

PAYLAS
Önceki İçerikHz.Ömer’in İnce Ahlakı
Sonraki İçerikBiriyle Beraber Bulunmanın Takvaya Tesiri
5 Şubat 1982’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, lise öğrenimini Gebze’de (Kocaeli) tamamladı. Öğrenimine, Anadolu Üniversitesi İşletme - İktisat Fakültesi’nde devam etti. Mimari, heykel ve resimle ilgilendi. Liseye başladığı yıllarda edebiyata olan ilgisi arttı ve bu alanda çalışmaya karar verdi (1997). 1998’de Gebze’ye yerleşti. Gebze’de yayımlanan günlük gazetelerde ve bazı dergilerde köşe yazıları yazdı. Marmara Gazetesi’nde Lacivert Kültür ve Sanat Sayfası’nı; Demokrat Gebze Gazetesi’nde Demokrat Günce Kültür ve Sanat sayfası’nı yayımladı. Arkadaşları ile birlikte Gebze Azim Gazetesi’ni çıkardı; gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü ve tasarımını yaptı. 14 Eylül 2004’te LacivertSanat Kültür ve Sanat Topluluğu’nu kurdu. 1 Kasım 2004’te LacivertSanat internet sitesini açtı. Temmuz 2006’dan itibaren LacivertSanat E-Dergi’yi yayımlamaya başladı. Mayıs 2007’de, iki ayda bir yayımlanan LacivertSanat Fikir Ağırlıklı Kültür, Sanat, Edebiyat, Dil, Tarih ve Toplum Dergisi’ni çıkardı. Çeşitli internet radyolarında edebiyat ve kültür – sanat üzerine programlar hazırlayıp sundu. 01 Ocak 2010’da Türkiye’nin ilk ve tek tematik ağ radyosu Yelken Radyo’yu kurdu. Halen, radyonun yayın yönetmenliğini yapmakta ve program hazırlayıp sunmaktadır. İlk şiir kitabı Yaş, Nisan 2003’te Merhaba Tanıtım tarafından yayımlandı. İkinci şiir kitabı Toz Yanığı, Ağustos 2008’de Ada Yayınları’ndan çıktı. Yazıları, şiirleri ve yaptığı söyleşiler; Ada (Samsun), Ada (Trabzon), Andız, Aykırısanat, Berfin Bahar, Dergâh, Deyiş, Düşle, Ekin Aktüel, Gezgin, Hayâl, Her Şeye Karşın Edebiyat, İmgelem, İspinoz, Kuzeyyıldızı, Mor Taka, Sızıntı, Siyah Beyaz, Şair Çıkmazı, Şehir, Şiir Ülkesi, Taflan, Tay, Türk Dili Dergisi, Ünlem Sanat, Üç Nokta Edebiyat, Yalın Ses, Yaşayan Yarın, Yeniden Siya ve Yeni Yazı dergilerinde; Dünya, Önce Vatan, Marmara, Çağdaş Kent, Demokrat Gebze ile Yeni Gebze gazetelerinde ve birçok yerli ve yabancı internet sitesinde yayımlandı. İstanbul’da yaşamakta olan Selçuk ERAT, Makaleci.Com sitesinde yayın yönetmenliği yapmaktadır.

Bir Cevap Yazın