“kimi ekonomik krizleri bahane gösteriyor, kimileri sömürgeci politikaları… Herkesin mutlaka yanlış yaptığı ve yapılanları düzeltme adına önerebileceği fikirleri var. Teknolojinin bu kadar hayatımıza sokulmasının ve bizleri dar bir dünyada yaşamaya bırakması galiba bir tesadüf! Yakında ebeveynlerimizi bile ziyarete gitmezsek, hiç şaşırmamak lazım…”

Her gün güneş aynı taraftan doğuyor. Yeryüzünde mevsimlere çok aykırı bir durum yok! Her ne kadar küresel tehlike olsa bile, şu an itibariyle anormal durumlar göze çarpmıyor, ya da çarpıtılmıyor. Güneş doğuyor ve batıyor. Korkuyorum acaba güneş neden hiç yön değiştirmiyor… İnanın bir gün güneş doğacak ama dünya batacak!

İnsanların çok sorunları var. Herkesin en büyük sorunu hep kendisiyle; huzurlu yaşamak adına yapmayacakları hiçbir şey yok. Ama yapmıyorlar, bu durumda hiçbir şeyleri de olmuyor. Olabilir mi, olamaz mı? İnanın olmasın! İnsanın hayatına keşkeler, pişmanlıklar girdiği zaman vicdan azapları başlar ki, yaşamı zaten kötü olan biri için daha da çekilmez hal alır. Artık vicdan sızlaması da ekonomiye bağlanmış durumda, çoğu kişinin dilinde para, para… Sanki parayla bu zamana kadar kaç kişinin yüreğinde yer edilebilmiş ki?

Çocukken babamız, kardeşimle bana para verdiğinde kavga etmezdikte, acaba hangimizi daha çok öpecek diye kıskanır dururduk! Huzuru hep sevgide, saygıda, sadakatte arardık. Zamanla, hani insan büyüdükçe dünyası küçülüyor; türlü sıkıntılara karşı bireysel fikirlerle ilerlemek, kendine rahat bir yaşam kurman çok zor. Bunu başaranlar var mıdır bilemiyorum ama sanmıyorum kimselerin öyle rahat uyuyup, uyandıklarını… Yani artık çok zor!

Dünya batıyor! Şaka değil bu, oyunsa hiç… Yazmak içinde yazmıyorum. Ama asıl gerçeğe doğru ilerliyor ömür denilen gemimiz. Daha kaç dalgaya karşı koyarız, kurtulabilir miyiz, alabora olmadan limana ulaşabilir miyiz? İnşallah en güzelini düşünüp yine güzellikler içerisinde yaşarız… Olumlu düşünebiliriz!

Hayatımızda en büyük eksikliği hep yüreğimizde, sevgimizde hissederiz. Yani maddi konular düzeltilebiliyor ama sağlık, ya da kalbini kırdığınız birinin ansız ölmesi sonucu çektiğiniz vicdan azabının… Telafisi olmuyor bazı duyguların ve o duygular ki öyle bir çıkıyorlar ki karşımıza, aynı olayları tekrar yaşıyoruz. Hem acı çeken hemde o acıyı yaratan oluyoruz.

Geçen gün, akşam haberlerini izlerken fark ettim sevginin öldüğünü. Her kanalda ekonominin yarattığı krizden bahsediliyordu. Ama öyle bir haber yayınlandı ki sonra, bir anne nasıl bir vicdansa artık ya da zorunluluk (önyargılı olmamak lazım yine de) yeni doğmuş bebeğini kapı önüne bırakabiliyor. Dini kitaplar bile yazıyor; ne olursa olsun insanı yaşatmaktır asıl olan, zaten her kul kendi rızkıyla doğar-yaşar ve ölür! Yani kimse kimseye öyle çok muhtaç değil, yeter ki biraz sevgi ve sabır gerisi inanın huzurdur! Yaşamak böyle onurlu bir durumdur işte!

Korkuyorum bir gün kuşlar hiç göç etmeyecek diye, ya da diğer hayvanlar saldıracaklar insanlara… Artık birçok şey olasılık taşıyor. Kendi içimizde bile kendimizi öldürmeye niyetlenmişiz. Garip duyguların sığınağı olduğumuzdan mıdır ki bilinmez gün geçtikçe yitiriyoruz insanlığımızı… Yani dünya batıyor; üstelik bunu öyle uzaydaki var sayılan diğer canlılar değil, biziler yapıyoruz. İçimizde canavar yaratıyoruz.

Artık savaşlar başlayacak! Çocuklar ölecek, hani büyüklüğüyle övünen o lider, sömürgeci ülkeler sonunu getirecek insanlığın. Önce yalan haberlerle, sinemalarla, dizilerle, eğlence programlarıyla uyutacaklar halklarını. Sonra her şey sizin için deyip, en masum ülkelerin bir yudum sularına göz dikecekler. Çoğu ırk yok olacak, kültürler yozlaşacak, tek dilin üstün olacağı günler gelecek…

Hani kurulan birlikler var ya, Avrupa birliği, NATO, IMF, bunlar insanlığa hiçbir zaman hizmet için kurulmadılar. Bunlar ayrımcılığın, köleleşmeliğin ve özgürlüğün elinden alınması için kurulmuş sahte birlikler aslında… Bunu bilen çok iyi biliyor. Ama konuşmak istemiyorlar, konuşturulmuyorlar. Kimileri ölmekten korkuyor, kimileri sürünmekten; oysa bir insan özgür olduğu sürece, fikrini uygulayabildiği sürece yaşadığını anımsar. Şimdi biz neyiz, doğduk mu, yaşıyor muyuz?

Şimdi ben düşünüyorum. Bir Türk genciyim! İnanılmaz bir tarihim var; adaletli, cesur, zeki atalarım var ve ben onların torunuyum. Hiçbir zaman haksızlığa karşı susamayacak bir yüreğe sahibim. Genlerim beni dürtüyor her vicdansızlıkta… Birileri tetikliyor asiliğimi, atalarım konuşuyor içimden. Şimdi ben susarsam, biz susarsak! Ne anlamı kalır o tarihin, o adaletin, o cesaretin… Ne anlamı kalır yaşadığımın?

Bana kimse krizden, acizlikten, cimrilikten, korkaklıktan bahsetmesin! Zaten yeterince görüyorum ben bunları. Kendi kararından uzak kurulan hükümetleri, arkasında sömürgeci devletlerin desteği; dahası ülkenin en gözde fabrikaları, bankaları, turistik yerlerinin yabancı sermayeni kontrolünde olması v.s. bunları bana söylemeyin işte! Bana eğitim hakkımı verin, bana hakkımın yendiği zaman soruşturma geçirmeden grev yapma hakkımı verin! Bana özgürlüğümü verin, para da mülkte sizin olsun…

Ben eski ülkemi özlüyorum. Kapılarına kilit vurulmadan, komşunun halinin-hatırının sorulduğu, çocukların kaçırılmadığı, terörün olmadığı günleri özlüyorum. Benim halkımı bölmek adına doğu-batı ayrımı olmadan ve hatta din ayrımı, dil, ırk ayrımı yapılmadan yaşadığımız o günleri özledim! Baksanıza hiç kimseler güvenmez olmuş birbirine, devamlı bir kargaşa ortamı, herkesin geçim sıkıntısı bitmeyen borçları; hani bunların sebebi de var. Neden bir insanın alın terinin hakkı verilmez ki, neden ha? Paraya mı köle olacağız. Ne olur herkes güvenli taşıtlara binebilse, engin fakirleşir mi sanki? Yaradan neden zengine mal vermiş, neden fakire sıkıntı vermiş- sorunlarını paylaşsınlar diye değil mi?

Ben bir bunu bilirim kişinin kendi iç dünyası biterse, dış dünyasının önemi yoktur! Hem bu dünya tüm insanlığın ortak yaşam alanı değil mi, paylaşılamayan ne olabilir ki? Hangi ırk diğerinden nasıl üstün olabilir, sadece bazı kültürler, adetler-örfler vardır, o ırkı diğerinden daha onurlu kılan, yoksa gerisi laf-ı güzaf!

İnsanı, insan yapan yüreğindekiler güzellikleridir. Eğer sen paylaşmazsan o güzelliği, karşındaki de paylaşamaz; o zaman ne sevgi ne de saygı kalır. Geriye bir özlem kalır, birde yitirilen, paylaşılamayan onca güzellik!

Umarım bundan sonra güneş en güzel yarınlarımıza merhaba der!

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikBir Tebessüm Yalnızlığı Örter
Sonraki İçerikMİNİCİK BİR HEDİYE
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

6 YORUMLAR

  1. “sevgisizlik” dönemine giriyoruz!
    “süslü yalanlar” la birbirimizi avutuyoruz!
    “ask ve sevgi” kavramlari biz insanlarin kamuflesi oldu!

    ruhumuz “madde” ile doldu…

    icten sevgilerimle (ister inan ister inanma) ;)))

Bir Cevap Yazın