Cumartesi ve Pazar günü öyle geçti. Tavrımı belli ettiğimden beni ezip gitmeyeceğini düşünüyordum. Yok, bana karşı gelmezdi. Ne olursa olsun istemediğim şeyleri yapmaya direnemezdi… Annemi arayıp pazartesi günü öğretmenimizin okula gelmeyeceğine dair bir yalan uydurdum. Zehra’nın okuldan dönüşünü bekleyecektim… Annem pek inanmadı belki ama hayır da demedi… Uyuduk. Sabah olsun istemeden yatmıştım. Dönüp durdum, sabahı düşündüm. Erkenden kalkıp Zehra’yı okula uğurlayacaktım. Gözlerimi yumdum. Uyumuşum…

Gözümün içine girmeye çalışan güneşi engellemeye çalıştığımda saati gördüm. Beni kim bu saate kadar uyutmuştu. Saat dokuz olmuş, Zehra sekiz buçukta çıkardı hep.   Yataktan fırladım bir yandan bağırıyor bir yandan yatak odası, banyo ve mutfağa bakıyordum. Gitmiş… Odasına tekrar girdim. Okul forması yoktu, acaba çantasını da almış mıydı? Lütfen almış olsun. Lütfen okula gitmiş olsun… Masanın altında Adidas marka çantasını gördüm ve içinde kitapları. Anlaşılan buna ihtiyaç duymamıştı… Bir kurşun sesi duymadan, beynimden vurulduğumu hissettim. Yere yığılmama fırsat vermeden koştum. Kot pantolonumu üzerime geçirdim, anahtarlarımı kaptığım gibi fırladım. Çıkarken tavşanlı bardağı devirdim, içimdeki tavşanlar sağa sola kaçıştı. Bunu en son; 1995 yılında yaşadığımı hatırladım…

* * *

Bu kızın okulu ne kadar uzakmış böyle. Kalbim yine boğazımda atıyordu. Koştum, koştum… Okula vardığımda bahçede kimse yoktu. Sanırım derstelerdi. Sınıfına girip kontrol edecektim. Merdivenleri tırmanırken bir öğretmenin “senin hala burada ne işin var?” dediğini duydum. Arkamı dönüp ona baktığımda La Havle çekiyordu. Bakakalmıştım… Öğretmenin önümden çekilip gitmesinin ardından okulun arka kapısından çıkılan ara sokakta birilerini gördüm. Krem rengi kaşe ceket… Ceketin içindeki deli gibi koşturuyordu. Derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum…

Öyle hızlı koşuyordum ki çabucak arka kapıya vardım. İyice yaklaşmadan bağırmayacaktım. Daha hızlı koştum. Sokakta kimsecikler yoktu. Öyle bir köşeden döndüler ki burada bırak insanı; ev bile yoktu… Nereye doğru koştuklarını bilmiyordum, deli gibiydiler. Ciğerlerim fazla şişmişti anlaşılan karnıma baskı yapıyordu… Biraz daha koştum ileriye, karşı sokağa geçmeden arayı biraz olsun kapatmıştım. Zehra’ya beş metre kala durup, bağırdım:

-“Sen aptal mısın Zehraaa?”

Durup, bana baktılar. Bir an bana aldırmayacaklar sanmıştım.

-“Sen… Sen…in ne işin var burada?”

-“Peki ya senin? Okulda olman gerekirken nereye böyle ha?”

-“Merve, konuşmuştuk bunları lütfen bizi oyalama…”

-“Bana bak derhal yanıma dönmezsen çok fena şeyler olur. Annene, babana herkese söylerim. Gel buraya, geeeel!”

Ağlamaya başlamadan önce bir daha bağırdım:

-“Sana diyorum. Ben sana gidebilirsin demedim… Bir daha beni göremezsin. Çocukluğun, gençliğin her şeyin biter.”

Beni duymadılar, Beytullah Zehra’yı çekiştirmeye başlamıştı. Artık ağlayabilirdim. Kimsenin beni duymayacağı bu yerde hem de hıçkıra hıçkıra… Bir an durup yüzüme baktı. O da ağlıyordu. Yine burnu kızarmıştı, görebiliyordum…

-“Zehraaaa! Yalvarıyorum. Beni hiç özlemeyecek misin?”

-“Kalırsam da onu özleyeceğim… Benim de sorumluluklarım var, ama kimsenin kölesi değilim. Annemdir, babamdır ama bir yere kadardır. Unutma tatlı cadım; Allah aşkının peşinden gittin mi diye de soracak…””

Sanırım böyle demişti. Uzaklaşan ayak seslerinin önce beynimden uzaklaşmasını bekledim. Yere çöküp, kalbimin asıl yerinde atmasını bekledim. Neden sonra başımı kaldırdığımda sokak bomboştu… Sanki hep boştu…

2 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın