Yıl 1979.  İlk görev yerim Diyarbakır Bismil. Bir kış günü trenle Diyarbakır’a geliyorum. Aynı kompartımanda Batman’dan Diyarbakır’a gelen bir genç var. Sohbet ediyoruz.  Pardösü veya kaban gibi bir kışlık giysisinin olmadığı dikkatimi çekiyor ve soruyorum: ‘‘Üşümüyor musun böyle, neden bir kabanın falan yok yanında?’’ Aldığım cevap inanılmaz: ‘‘ Batman’da pardösü, kaban gibi giysiler giymek yasak.’’ Sebebini şöyle açıklıyor: ‘‘Altında silah taşımak kolay olduğu için yasakladılar.’’

   O yılları yaşayanlar bilirler. Siyasi olayların hat safhaya vardığı yıllardır. Güneydoğu’da ise çok sayıda Kürtçü örgüt vardır. Bunlardan bir tanesi de PKK terör örgütüdür ve elemanı henüz fazla değildir.

   Genç, Batman çevresindeki durumu şöyle özetlemektedir: ‘‘Dağlarda gençler vardır. Zaman zaman köylere şehirlere inerler. Ağaların adamlarından yakaladıklarını dağa kaçırırlar ve hallederler, ağaların adamları da zaman zaman gençlerden yakalar ve hallederler.’’ İşte bunun için gençlere pardösü, kaban gibi giysiler giymek yasaklanmıştır.

   O zaman ki durum terör örgütleriyle toprak ağalarının mücadelesi, sol ideolojinin desteği ve komünizm sevdasıyla feodal sisteme başkaldırıdır. Bulunduğum çevrede jandarma köy devriyelerine üç kişi ve yaya olarak çıkmaktadır.

   Seksen ihtilalıyla beraber bütün Kürtçü örgütler feshedilir. PKK terör örgütü ise büyümeye başlar. Yanılmıyorsam 1986 yılı idi. Görev yerim Elazığ Baskil. Bir günlük gazetede aynen şu ifade vardır: ‘‘ Dağdaki terörist sayısının toplamı 4500 kişidir.’’ Dikkat edilirse kamuoyunca bilinen örgüt elemanları sadece gençlerdir. Ve artık devletin güvenlik güçleriyle çatışmalar hız kazanmıştır.

   İki binli yıllara gelindiğinde örgütteki değişim tamamen kendini gösterir ve sivil halk örgütün yanındadır ve desteğini artırarak devam ettirir. Artık ağasıyla, köylüsüyle, ihtiyarıyla, genciyle, kadınıyla, çocuğuyla, belediyeleriyle, partileriyle, vekilleriyle örgütün yanındadır. Şimdi ise bölücü Kürt ırkçılığının hangi safhaya geldiğini görüyoruz ve izliyoruz.

   Vatanın yoğun yaşadıkları kısmını sahiplenmişler ve denetim yapar duruma gelmişler, Ege bölgesinde bile özerklik isteyecek kadar ileri gitmişlerdir. Yönetimin gösterdiği basiretsizliğin yanında verdiği desteği anlatmama gerek yok, herkesçe malum. Mankurtların ve sözde halkların kardeşliğine inananların verdiği desteği ise söylememe gerek yok.

   Şunu da hatırlatmadan geçemeyeceğim: Osmanlı Devletinin yıkılma sebeplerinden birisi ve en önemlisi de ayrılıkçı milliyetçi akımlardır. Ne kadar da benzerlik gösteriyor günümüz Türkiye’siyle. ‘‘Görünen köy kılavuz istemez’’ diye bir atasözümüz var. Köy görünüyor, kılavuza gerek yok aslında. Ama gözümüzü bir açabilsek. Şu derin uykudan bir uyanabilsek.

   Vatanın varlığından ve birliğinden yana olan, Atatürk cumhuriyetinin değerini bilen, göklerde bayrağımızın dalgalanmasını isteyen; siyasi düşünce ve inanç ayrımı gözetmeden Türküm diyebilen herkesin bir ve beraber olma vakti gelmiş ve geçmektedir.

 

   Zaman iyiye işaret değildir. Kürt bölücülüğüne ve ırkçılığına, bu da yetmiyormuş gibi adı malum gruplara da sevapmış gibi bakanların karşısında vatanın bekası için bir ve beraber olup korkusuzca ve dimdik durmamız gerekmektedir.

   Atı alan Üsküdar’ı geçerken mankurtlaşmış beyinlerle kırk parçaya bölünmenin bedelinin ağır olacağını düşünememek millet olarak kendimize vuracağımız en büyük darbedir.

   Eyyy Türk! Titre ve kendine dön! Ve şunu iyi anla: Kirlenmiş siyaset ve siyasetçiler milli davalara çözüm üretemez durumdadır. Siyaset umut kapısı değil, umutları köreltme ve geçim kapısı durumundadır.

Osman Öcal

1 YORUM

Bir Cevap Yazın