10ad0a9738

“Biliyor musun, sende hakkım olmasını isterdim. Mesela ayrılabilirdik, en azından ayrılıktan önceki sevinçleri, el-ele tutuşmalarını, gülüşmeleri tatmak isterdim… Şimdi imkânsızlığın gölgesine sığınmış, bu koca karanlığın orta yerinde bir ışık bekliyorum senden-hani güneşi hiç saymıyorum!”

Böylemi olmalı sevdalar. Neden her devrin aşkları bir başka derde kurban giderler. Çok mu zor sevmek, sevilmek; hiç mi tanımak istemedin beni, mesela gözlerimin içine bakarak “hayır” demelerine bile razıyım. Sahi hiç mi adam yerine koyamadın beni/seni görebilmek için her sabah aynı köşe başında beklemelerimi hiç mi fark etmedin, yoksa hepsine kaderin bir tesadüfümü dedin. Sahi nedir senin derdin-suskunluğun asaletine mi inanıyorsun, neden bir kerecik de manalı bakışlarınla anlatmıyorsun her şeyi. “çıkma karşıma, istemiyorum seni” demek bu kadar mı zor! Anlamıyorsun değil mi, ansızın karşına çıkan sokak hayvanlarına bile bir tepki gösterirken-bana bu kadar tepkisiz kalman, ağırıma gidiyor. Acaba diyorum “ o da hoşlandı da, utangaçlığından mı susuyor” yoksa “ benden sana yar olmaz” demeyi istemediğin mi, hani beni üzmek istemiyorsan-bunu anlarım, alır yüreğimi giderim sonsuz zamanlara… Ama konuş be bir kere! Sesini duymak istiyorum, gözlerinin rengini, kokunu, dudak burkulmalarına şahit olmak istiyorum. Omzuna konan uğur böceği kadar hakkım yok mu bunlara?

Soğuk terler altında hiçliğine mıhlanıyorum. Gecelerimi, artık nasıl güneşe emanet edeceğimi düşünmüyorum. Eskisi gibi yağmur sonrası gökkuşağına bakıp, hayretler içerisinde bakakalmıyorum. Aynalara bakıp-bütünlüğüme sevinemiyorum. Yaşam denen bu yanılsamalarda ölümden başkasına hayallerimi bırakamıyorum. Eskisi gibi çok kitapta okumuyorum, inanmıyorum kitapların büyüsüne, bilgisine, dostluğuna… Müzik denen o ruhun gıdasını ihtiyacım yok artık. Çünkü hiçbir ruhun öğününde müzik denen bir tatlı yok! Meğer gönül aşka, sevgiye, çok değil be bir tatlı gülüşe muhtaçmış. Nasıl da kandırmışlar yıllarca safsatalarla bizi… Nasıl inanmışız sahte bedenlerin ihtişamına, yazık görememişiz toprak kadar gerçekleri… Yazık ne kadar aptalmışım!

Bana ölümden gayrisi yalan be güzel kız! Neden diye sorma/ çünkü senin bana, yanına günde yüzlerce kez yaklaşan ve hatta içine giren iblis kadar ayıracak vaktin yok! İnan çok ağırıma gidiyor bu zamansızlıkların… Milyonlarca hayır’a razıydım-olabilseydim birazcık yanında.

Hadi git(me) sende… Bırak(ma) beni, bana!

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikMünafık Zihniyeti
Sonraki İçerikYaşam ve getirileri..
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın