3 Temmuz 1988 Pazar saat 17:00…

  17:01 den itibaren müdahale edebilmeyi isterdim hayata… Onların bir bebeği istediği kadar bir bebeğin burada olmayı istemediğini anlatmak, beklentilerine ne anlamlı bir cevap olurdu!

 Bir şey anlatamazsınız ama. Etrafınız sevinç ve kavuşmaya bağlı çığlıklarla sarılır. Teslim olursunuz tabir-i caizse, hayatlarınıza bir kelepçe vurulur. İşte bu andan itibaren daha dünyaya gelirken ıslanan gözlerinizin, ıslanmayı doğasında bulundurduğunu anlayacaksınız. Elemi, kederi ve cümlesini özünde barındırdığını hayatın… Arada bir ayıp olmasın diye sunduğu sevinç ve kahkahaları. Her şeyi daha en başında bildiren yaşamınız ömrü billâh formunu koruyacaktır… Sonra sizler adına, ‘yaşam öyküsü’ deyip kulaklarınıza sevimli gelebilecek cümlelerle dolduracaksınız hikâyenizi. Sonra “hepimizin bir öyküsü vardır ya” diye başlayacak muhabbetler kendine koyu bir kıvam buluncaya dek. Kıvam; koyuya çeyrek kala birbirine benzemeye başlayacak tüm öyküler. Hayatın tam ortasında buluşacaklar bizden habersiz. “Ben seni bir yerden tanıyorum” diyecek bir öykünün özeti. Öteki, berikiyle hemfikir olacak… Hayat, milyonlarca-belki çok daha fazla- öyküye çöpçatanlık yapmış olacak ki dinlediğimiz her hikâyenin altından “O” çıkacak… Fakat her şeyde hayatın bir parmağının oluşundan kimse sıkılmayacak; aksine hiçbir öykü kendini yalnız hissetmeyecek. Kapıların arkasında neyin saklandığını çok iyi bilecek insanlık… Başına bir şey gelince “herkesin başına böyle şeyler gelir” derken acısını çoktan hafifletmiş olacak… “Her şey insanlar için” derken teselli bulacak, “bula bula beni mi buldu?” diye çok nadir içlenecek… Çünkü biri çıkıp “bugün sana, yarın bana” diye susturacak…

  Susacak insanlık… İnsan insanın panzehiridir. Öykündeki yaraları başka nasıl saracaksın? Kimselere diyemediğin sızılarını ya nasıl dindireceksin? Hayata güven mi olur onun bir yüzü ipekse bir yüzü dönek… Bu yüzden çareyi “O”nda aramayacaksın. Hayat bu deyip kestirip atacaksın,madem üç günlük bunun ötesi yok. Eee ,bir varmış hep yokmuş diye başlayan kişisel masallarımız işte böyle biter.

  Dünya’ya adımınızı attığınız tarihin üzerinden yıllar geçtikçe bu sağduyuya hiç de alışmadığınızı göreceksiniz. Saplantı, takıntı ya da paranoya dedikleri hallere bürünebilirsiniz. Çareyi bir şeyde yalnızca bir şeyde aramaya başlarsınız. İnanmanın gözü kör olsun, kayıtsız şartsız inandıklarınızın kölesi olursunuz. Arada bir aklı, kalbinden çok çalışan insanlar çıkabilir su yüzüne. İşte bu tip insanları topluma kazandıracaksınız. Çünkü devir değişmekle kalmadı… Devrin, devirdiği çamlar kırkı aştı. Bize bu zamanda aklının değil kalbinin yan tahtası eksik insanlar lazım… Kalbi yöneten akıldır… Hadi ipleri doğrudan kalbinin eline ver, kalp iplere gemici düğümleri atandır. “Akılsız” türünden lakırdılara gücenin gücenecekseniz, “Kalpsiz!” ithamı havanız olsun aklınızın yanına… Düşüncelerinizin penceresi akla doğru açılıyorsa, kapının ardında bıraktığınız kalbiniz olsun… Köşe bucak saklanın “O”nun eline düşmekten. Cirit atın aklınızın kalpsiz odalarında, Alicengiz oyunları oynayın akıllarınıza. Dipçik gibi sağlam dursun, kalbin kanatlanıp uçuverecek hafifliğine inat. Bırakın çıldırsın, “beni anlamıyor kimse” diye vızıldayan kalp olsun… Şüphesiz aklından gelen vızıltılar, sağlam düşüncelerine ancak parazit olur.

  Bu da haddim olmayarak benden tavsiye olsun. Kızım sana söyledim. Gelin, siz anlayın…

4 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın