Benim Ömrüm Yalancıdır (denizcilere)

“ne zaman denize açılsam, sular yanardı! Ardımda, belki dönememenin vereceği gel-gitler olurdu. Beynimi fırtınalar savururdu. Ne zaman denize açılsam, yaslı bir gece ağlardı. Peşin sıra kurulan hayaller, dalgaların köpüğüne karışır, benimle alay ederlerdi… Bu hep böyleydi!”

Benim ömrüm yalancı… Bunu bilen bilir, hemde çok iyi; karmaşık, gizemli ve asi bir adamımdır. Çocukluğumun pranga yüklü oyunlarında, kandırırdım arkadaşlarımı. Aslında kazanmak istediğimden değil, kaybetmeyi sevdiğimden yapardım bunu. Evet, hep kaybederdim saklambacı, körebeyi, dokuztaşı… Ağladığımda, papatyalar olurdu gözyaşlarımın aktığı yerde. Yani ben, ne zaman ağlasam, papatyalar canlanırdı. Öyle hüzünlü yanım vardı. Bir gün hiç unutmuyorum, çimenlerin üzerine uzanmış, bulutları izliyordum. Güneş ışınlarının, bulutların arasından nasıl sızdığını hiç merak etmemiştim. Şimdi özlüyorum her şeyi; kaybettiğim oyunları, papatyaları, bulutları falan işte!

Akşamları, öyle deniz kenarına gidip-gezmek gibi, balon patlatmaca, pamuk şeker yeme gibi özlemlerimiz olmadı hiçbir zaman. Çünkü köyümüzde deniz yoktu ve bu yüzden özlenecek bir hayalide kuramıyorduk. Çakıl taşlı köy yolunda çekirdek yemek, köpeklere taş atmak gibi gülünç yanımız vardı. Ne zaman bir sahil kasabasına yerleştik bende terfi ettim. Köpeklere taş atmayı bırakıp, denize taş atmaya başladım. Kaç defa sektireceğiz diye, az yassı taşı yerinden-yurdundan etmedim. Bazen öyle aklıma geliyor ki, mideme kramplar girinceye kadar gülüyorum.

Öyle-böyle değil hanide, çok yaramazlık yapıyordum. İçine kapanık bir çocuktum, sessizdim. Masum yüz hatlarımı da, hep yalancılık için kullanıyordum. Ama öyle birde adaletli yanım vardı. İş ciddiyete bindiği zaman, asla dürüstlüğümden taviz vermezdim. Eğlenmek başka, insanlık başkaydı! Zamanla duruldum… Sanki üç günlük kelebek yaşantıları konuyor da, öyle yaşıyor gibiyim kaderimi. Bir elimde çalamadığım mızıkam, diğer elimde bir mum. Yatsı ezanı okunup-eve gitmeyince hala, babamın beni kapıda soba demiriyle beklediğini hayal edip, söyleyeceğim yalanları düşünürdüm. Bir kafada kırk tilki çarpışmadan yaşatanlardandım. Ama işte masumdu yüz hatlarım… Zaten yazarlık mesleği, laf aramızda yalancılıktan gelir.

Benim Ömrüm Yalancıdır (denizcilere)
Benim Ömrüm Yalancıdır (denizcilere)

Her günüm farklıydı. Havanın değişikliğini güzelleştiren ruh halim vardır. Yok, yağmur yağmış, fırtına ortalığı yıkıp-dökmüş, kar yağmış, ayaz kesmiş… Hiç dert yapmazdım bunları kendime; öyle kederlenip,”bugün şunu yapacaktım, hay aksi hava bugünümü buldun” diyenlerden olmadım hiçbir zaman. Sığındığım keşkilerim, pişmanlıklarım yoktur benim. Rüzgârsız havada uçurtma uçuracak kadar inatçıyımdır. Birde dalgalı denizde yüzenlerdenim. Öyle sıradanlığı sevmem hiç, olursa en gaddar yanı olmalı karşımdakinin; esip-gürlemeli, coşup-haykırmalı ama korkmamalı hiçbir şeyden. Gemideki çarkçı kadar motoru güçlü, kaptanı kadar dümeni dönmeyenlerden olmalı. Vardiya saatlerinde saatin yelkovanı ile akrebini çarpıştıracak kadar hayal gücü yüksek olmalı. Yaşanınca en şiddetli havalar, yatağımdan düşmeli ama inancımdan düşmemeliyim! Bir denizci gibi ölüme en yakın, yaşamaya en uzak olmalıyım…

“sensiz gecelerin birinde, ey sevgilim!

Kanadı kırık bir martı kondu pencereme.

Elimde terimi sildiğim mendil, gözümde

İşte o gözümde sensizliğin yağmur damlası…

Bilmez misin, dışarıda deli dalgalar

Yüreğimi dövmekteler…

Sen, kandığın biz söze, bir resme

Beni gömmektesin şu engin denizlere…

Ey sevgilim, bir martı penceremde

Bana seni sormakta, üstelik kanadı kırık!”

Ne zaman denize açılsam, omzumda yüklü anılar korosu; dışarıda anamın duaları, babamın içten kıyımları, birde senin gamzelerinin ağladığını hissederim. Ruhum sizlerin aşığıyken, bedenim sonsuz koşuşturmalardadır. Her gece aynı kâbus ile uyanır, hayıflanırım. Limanların benzerliği yanıltsa da beni, gördüğüm her rüyanın adını kavuşmak koyarım. Öyle bir giderim ki, sanki kavuşmalar ölürcesine, susarım. Susarız!

Ne zaman Akdenizi geçerken yunuslarla yarışsak, köyümün deresinden balık tutmalarımız aklıma gelir. Öyle hayallere dalar, kaybolurum. Yüzüme atılan tuzlu suyla yapılan şakalarda olmasa, hiç sevemeyeceğim bu denizleri. Geçen gece, yine arıza yaptı bizim segmanlar… Eski bir gemide, eski anılarla yaşamak bizimkisi.

Ey nazlı vatanım, az kaldı kavuşmamıza. Sanki Leyla’nın, Mecnun’a kavuşması gibi… Bir bilsen Çanakkale boğazındaki,” Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir!” yazısını okuduğumda ki şerefi, sevgiyi, inancı; işte o zaman defalarca sefere çıkıp-dönesim geliyor. Bak işte o zaman seviyorum denizleri…

İşte o zaman ölümden korkmuyorum! Yaşıyorum inadına…

Rastgele…

Emre onbey

PAYLAS
Önceki İçerikUygur Sanatı
Sonraki İçerikDünya’daki en güzel mikroskop fotoğrafları [2009]
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın