Öğretmen değilim anne! Çocuklara okuma-yazma öğreteyim. Doktor da değilim insanların sağlıklarını kurtarayım, mimar hiç değilim evlerini yapayım, avukat da değilim haklarını savunayım! Ben garip bir yazarım anne, belki bir gün hepsini yaparım… İhtimaline yaşıyorum anne! İhtimaline…

Günlerdir anılarını avuçlarımdan topluyorum anne! Herkes kızıyor bana, herkes-herkesçe karışıyor hayatıma. Yazdıklarım para etmiyor diyedir ki işsiz-güçsüzüm diye ayıplıyorlar beni. Dostlarım azalıyor, yapraklarım bile sonbaharı beklemeden dökülüyorlar. Ne garip bir yer bu dünya, değil mi anne? Öyle olmasa bırakıp gider miydin sende… Söyle gider miydin?

Biliyor musun anne, öyle ya nereden bileceksin, ya da neden bilmek isteyesin ki-bu dünyanın derdine beyazlatmadın mı saçlarını, hani nerede o kıymet bilenler… Sahi neredeler kim bilir? Ah benim elleri nasırlıktan kurtulamayan güzel anam! Artık zoruma gidiyor “ben de varım” diyebilmek bu dünyaya… Öylece kalakaldım!

Bir Cuma akşamı rastlamıştım sevdiğim kıza anne! Ayrıldık diyedir ki artık çıkmıyorum dışarı Cuma akşamları! Olmuyor be anne. Ne yapsam o eve onsuz girmemeyi beceremiyorum! Bazen yakmak geçiyor içimden, bazense yanmasın diye anılarımızı-terk edemiyorum işte! Ne yana baksam, sanki biri beni takip ediyormuş gibi. Sanki “dur öyle yapma” der gibi, çınlıyor işte kulaklarım… Sevmek ne zor zanaatmış anne, emekliliğimi erken istedim baksana. Ölürsem emekli olur muyum bu ayrılıktan, onu bile bilemiyorum. Kavuşabilir miyiz cennet sahilinde,“ben” diyerek-tutuşabilir miyiz kırılgan parmaklarımızla… Sahi neden korkulur ki ölümden?

Sen hep derdin ya anne, “bir insana-seni seviyorum-diyemeyecek bir kalbe sahip olduktan sonra ha yaşamışsın-ha ölmüşsün, ne fark eder ki…” ben, yüzlerce kez söyledim anne ve milyonlarca kez de düşündüm. Çünkü ne zaman düşünmesem sevdiğimi aptallaşıyordum. Hani aptal olmaya da razıydım-dünden, olmasaydı sonumuz ayrılık! Tutabilseydim sevdiğimin ellerinden, rüzgâr saçlarının kokusunu getirmeseydi de sadece ben hissetseydim sevdiğimin varlığını, ne olurdu o zaman-kıyamet mi kopardı! Sahi kopar mıydı be anne?

Bak bu şiiri sevdiğime yazdım anne!

“Eğer seni sevdiğim,
Yaşadığımdan belli olmuyorsa sevdiğim;
Ölümlere davetiye gönderirim,
Anlarsın belki o zaman…

Hem ben sana aşkla bağlanmadım ki sevgili.
Ben seni aşkta değil, aşksızlıkta aradım.
Bu yüzden daha çok sevdim seni.
Yeterli değildi sana daha çok bağlanmama
Bu yüzden düşman oldum aşka…”

O hiç bilmeyecek anne, ona yazdığımı, neden-niçin-nasıl yazdığımı… Şimdi bir uçurum kenarında, altımda koyu mavi renkte denizle tavla atıyorum. Takıldı gözüm yavru bir martıya, onun da gözü yavru bir balıkta. Hayatta her şeyin gözü takılıyor birine, ben düştüm artık anne! Çok takıldı gözlerim ama bir takılmaya dayanamadı sözlerim, ağrıma gidiyor her şey ve aşkıma bile anlatamazken derdimi, şimdi mezarda birde senin canını sıkıyorum be anne! Oysa ne çok korkuturlardı çocukken “mezarlara yaklaşmayın, hortlaklar çıkar” diye, şimdi bir çıksan oradan hani şeklini boş ver-sarılacağım be anne! İnan mezarlarda yaşamak daha güvenli… Daha güvenli, toprağın nemli dokunuşu, artık üzerinde yaşamak çok zor her şeyin anne, toprağın altına hasret bu oğlun! Bir papatya gibi doğup, güzel bir insanın elinden koparılıp ölmeyi yeğlerim artık!

Sana son sözüm sevgili:” bir zamanlar hiçbir şeye sığdıramadığın o şey, gün gelir her şeyinden taşar, ezer seni/ unutma!” ya da unut sevgili, dünyada erkek mi yok! Bundan sonra aşkın adı “ayrılık” olsun!

Sen söyle şimdi sevgilim, ben, anneme gitmeyeyim de neyleyeyim?

Ama ihtimallerde yaşamak, ne güzelmiş be anne! Öyle değil mi?

EMRE ONBEY Ben kimim anne!

PAYLAS
Önceki İçerikOkullarda kıyafet şartı kalmalı…
Sonraki İçerik“Delikanlı” Karakteri
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın