‘‘Ben Türk bayrağı asmak için izin almam ki. Ben istediğim yere Türk bayrağını asarım. Bu suçsa ben bu suçu işlerim.’’ Söze bakın, duruşa bakın: Ne kadar yerinde ve gerekli bir söz, ne kadar asil bir duruş. Her Türk’ün gurur duyarak ve korkusuzca söylemesi gereken bu sözün sahibinin yüreğinden öpüyorum. Korkusuzca dedik, çünkü bu ülkede Türk bayrağı asmaktan cezaya çarptırılmış bir gencimiz bunu söyleyen.

 

Demek ki kendi vatanında kendi bayrağını bir yerlere asman gerekirse iyi düşüneceksin.

Türk bayrağının kullanılış şekli ve korunması kanunla belirlenmiştir. Ama bizim insanımız bayrağına olan sevgisinden dolayı zaman zaman kanunda belirtilmemiş yerlere de bayrağını üzmeyecek bir şekilde astığı olur. Bazı yerlere asmak ise suç sayılır; cesaret ister yiğitlik ister. Ayrıca manevi ve milli duygularla yüklü olmayı gerektirir.

 

Bir günde onlarca şehidin dahi olsa, yanıp kavrulsan gencecik fidanlar için, ruhun isyana dursa; olur ya, terörü telin mitingi yapsan; o acı ve öfke içinde şehidine kurşun sıkanları destekleyenlerin parti binasına Türk bayrağı asmak istesen asamazsın, engellenirsin, direnirsen güvenlik görevlilerine mukavemetten suçlu duruma düşersin.

 

Ana kuzuları Türk bayrağını bu vatan topraklarında dalgalandırma uğruna toprağı kucaklarken, birileri de yasadışı bularak bazı yerlerde dalgalandırmana izin vermez.

 

Niyetlerini sözde bırakmayıp eyleme dönüştüren terör partisi ve destekçileri ve onların destekledikleri Türkiye’de Türk bayrağını yakarlar, yırtarlar, asılı olduğu yerden indirirler; yerine paçavraları asarlar. Hatta Nevruz’u veya bazı olayları bahane ederek, bahane bulamazlarsa yaratarak ve sık sık ülkenin birçok yerinde terör estirip paçavralarını terörle özdeşleştirerek rahat rahat gezdirirler, istedikleri yere asarlar, omuzlarında sırtlarında savururlar, arabalarında bulundururlar… Suç değil mi, elbette suç ama eylemleri topludur ve istedikleri gibi atlarını oynatırlar. Üstelik verdikleri zararın karşılığını da bu millete ödeterek. Kaçı kaç yıl ceza alır.

 

Türk bayrağını o paçavra ile eş tutmuyoruz elbette. Ama bir de niyetleri yoklamak lazım. Cezai işleme konu olan olayda Türk bayrağını oraya, ortalığı savaş alanına çevirerek, kamu ve şahıs mallarına zarar vererek on binlerce insanın mı asması lazımdı. Oysa o bayrak o malum parti binasına asılmakla incinmemişti.  Üstelik maddi bir hasara yol açmamış, sizin paçavralarınızın karşısında ve bir günde 24 kınalı kuzuyu şehit ettiğiniz bu günde karşınızda ben varım demek istemişti. Yazık yazık…

 

Paçavralarına müdahale edilmekte güçlük çekilenler, baharla birlikte can almaya başladılar. Ocaklara ateş düştü yeniden. Devamının gelmeyeceğini kim garanti edebilir.

 

Babalar, yüreğinde köz kaynarken:

‘‘Vatan saolsun’’

‘‘Ağlayıp düşmanı sevindirmeyelim’’

Analar, acısını bastırmak için kanlı yaşını yüreğine akıtırken:

‘‘Oğlum, sen bana son telefon görüşmemizde, şehit olmayı istediğini, böyle bir şey olursa da dik durmamı ve ağlamamamı istemiştin. Ben de sana söz verdiğim gibi ağlamayacağım”

Eşler, rüyadan uyanmak istercesine:

‘‘Kocamın başında ağlamayıp şerefsizleri sevindirmeyin’’ derken.

Çocuklar, bir ömürlük yetimliğin tadına bakarken:

‘‘Baba bize cennette ev yap yanına geleceğiz’’

Kınalı kuzular:

‘‘Şehit olursam ağlama anam’’ Diyebiliyorken, bırakın bayrağımızı özgürce dalgalansın, dalgalandıranlar sudan bahanelerle suçlanmasın. Acısı herkese vurabilir.

 

Osman Öcal

 

1 YORUM

Bir Cevap Yazın