Türk olmayı içine sindiremeyen bünyelerin uzun yıllardan beri yürütmüş olduğu politikaların başında, kendisini Türk olarak ifade eden insanları potansiyel faşist olarak nitelendirmek vardır. Elbette bu süreç Türkiye’nin modernleşme yolundaki ülke koşulları, saf ve temiz insan yapısı ve kozmopolit yapıya duyulan saygıya endeksli gözlerden kaçmış son yıllarda kendisini açıkça gösterme fırsatı bulmuştur.

Avrupa’lı büyük devletlerin ( başta Fransa, Almanya, İngiltere olmak üzere) Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin gibi küresel güçlerin vizyonunu AB’ye çevirmiş olan bir Türkiye’nin birtakım zaaflarından faydalanmak istemesi oynanmak istenen senaryonun hangi nitelikte ve ne boyutta olduğunu göstermeye yetti. Bu aşamalı sürecin meyveleri zamanla kendini göstermeye başladı ve artık istenmeyen meyveler tabağımıza konulmaya başlandı. Ya yiyecektik, ya nazikçe geri çevirecektik. Ancak biz tabakta bekletmeyi tercih ettik ve hala bekliyoruz. Çürümeye yüz tutmuş bir meyve var tabağımızda, ya çöpe atacak ya yemiş gibi yapacak ya da çatır çatır yiyeceğiz. Zaman gösterecek.

Ab rüyasından dün bahsettim, elli yıldan beri bu kapıda bekliyoruz ve yarın ne olacağı hala belli değil. Ancak öne sürülen kriterler gayet açık. Aslında şöyle düşünmek gerek. Halkı hainliğe alıştırılmış, şer odaklarını  besleyen bir toprak bütünü haline gelsek bile vazgeçmeyecek, tarihi misyon ve geleneğimiz sebebiyle bizler daima koruyucu ve toprağına namusu gözüyle bakan bir ülke olarak kalmaya devam edeceğiz. Kıbrıs’ı yürütülen müzakereler sonucunda aleyhimize olsa da sırf çözüme kavuşsun diye ellerimizle peşkeş çekmeye hazır olduğumuz bir dönem bile geçirmişken, hala bir umudum vardı. Aslında Yunanlılar Annan Planı’na hayır diyerek bizlere kötülük yaptıklarını düşünseler de, ben tam aksine ilk kez Yunanlıların bizlere büyük bir iyilik yaptığını ferahlıkla söyleyebilirim. Öyle ki, beş veya on sene içerisindeki dönemde birleşik Kıbrıs’ın askersizleşmesinden tutun da Birleşik Kıbrıs’ın yönetiminde 50 kişilik sandalyede 25’er sandalye paylaşılacak göz boyamasıyla farklı idari yapılarda daima nüfus yoğunluğu göz önünde bulundurularak üç dört idari personel fazlasını Rum tarafının lehine yazarak görünürde rahatsız etmeyici ama ilk on yıldan sonraki süreçte Türk halkının söz hakkının kısa vadede kısmen uzun vadede tamamiyle yok olacağını ifade eden maddeler mevcuttu. Neyse ki Rumlar bize olan düşmanlıklarını bir kez daha gösterdiler, ve ilk kez bizler için hayırlı bir iş yaptılar.

Avrupa Birliği’ne olan sevgi ve ilgimiz, ne yazık ki birtakım çıkar odaklarının palazlanmasına, AB parlementosu içinde dahi katılımcı, ezilmiş insan, hak ve özgürlük bekçisi olarak yer bulmasına neden olmuştur. Öyleyse bu ülkede AB üyesi olmak şu an için hele ki tavizlerin maksimum düzeyde olduğu bir süreçte bu birliğe katılmak yersizdir. Öyle ki ekonomimiz bile övülmekte, İMF’ye borç verecek ülke konumuna gelmiş bir ülke olmaktayız. Buraya kadar herşey gayet samimi. Peki gerçekten durum böyle mi, kim ne istiyor?

Bundan bir ay öncesine kadar hükümetin yapmış olduğu hizmetlere sonuna kadar destek vermiş biri olarak, son günlerde yapılan yanlışları bahsetmeden geçemeyeceğim. AB bakanı olarak nitelendirilen Egemen Bağış’ın Rizelilerin dayanışma gecesinde Maraş Kahraman olmuş, Antep Gazi. Bundan sonra Rize, Siirt ve İstanbul’da mübarektir. Çünkü Başbakanımızın izlerini taşımaktadır tarzı konuşması benim üzerimde bir şok etkisi yaratmıştır. Devamı daha da vahimdir. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük lideridir diyor Başbakan için. Bu ülkenin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü hiçe sayarak. İkinci kez tekrarladığında ise içindeki heyecana paralel yaptığı hatanın farkına varıp bu kez de gelmiş geçmiş en büyük Başbakan diyerek potunu düzeltme yoluna gidiyor. Elbet ona göre, pot düzeltmeyecek zamanlar da gelecek. Çünkü ona muhalefet eden gruplar çoktan birileri tarafından kapışılmış rant kapısı haline gelmiştir. Artık yollarında duracak bir engel de kalmış değil. Bundan sonra yapılacak her pot mübah olacaktır. Umarız ki, AB bakanı bulunduğu mevkinin ağırlığını layıkıyla taşıyan biri olarak o layık olduğu pozisyona geri döner. Çünkü belki de en hoşgörülü, en Avrupai görünen bakanlardan biriydi gözümde bu sözleri söyleyene dek. Umarım eski görüntüsüne tekrar kavuşur.

Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki birtakım insanlar, içerideki cahil yapıdan çok büyük rant elde ediyor demiştik. Ne yazık ki cahillik artık okumayanlar için uygun görülen bir sıfat değil. Çünkü artık okumuş cahillerin kol gezdiği bir ülkeyiz. Hani bir söz var cehalet gider eşeklik baki kalır. Artık cahillik ve eşeklik bir arada işlerini yürütüyor. Sistem insanları o yönde yetişmeye zorluyor. İnsanların ve toplumun bir ayrışma süreci içinde olduğu sosyal paylaşım sitelerinden bile açıkça görülebiliyor. Hatta ve hatta bile demek büyük bir iyi niyet tamamiyle ayrışmanın sosyal paylaşım siteleri üzerindeki yoğun kitle üzerinden yürütüldüğü gayet net şekilde görülebiliyor. Facebook, twitter gibi gözde olan paylaşım siteleri doğası gereği her tür insanı bünyesinde barındıran paylaşımlar yapmasına olanak sağlayan fake (sahte) hesapların dahi rahatlıkla kendisine yer bulabildiği insanların günlerinin hemen hemen dörtte birini geçirdiği elektronik bir ortamdan ibaret. Ancak bizim gibi toplumsal gelişim sürecini henüz tamamlayamamış olan ülkelerin çok büyük rağbet gösterdiği bir platform olması, içindeki birtakım yanlışlara göz yumulacağı veya önemsenmeyeceği anlamına gelmez. Her bireye özgürce sunulan grup kurma hakkı provokatif grupların, marjinal kesimlerin rant sağlamasına ve sempatizan kazanmasına sebep oluyor. Öyle uç noktalar var ki ilginç. Örneğin geçtiğimiz günlerde DHKP örgütüne katılan oğlu için göz yaşı döken, tv programlarına çıkan bir babayı seyrettik. Benim anladığım kadarıyla diyor ki, Oğlum ve onun gibiler önceleri okula kayıt oldukları zaman olan bitenden habersiz okumaya gidiyorlar. Bulundukları ortamın gereği olarak birtakım kişiler arkadaş sıfatı altında birtakım konser ve etkinliklere davet ediyorlar. Herşeyden habersiz gençler önce bu tip organizasyonların görünen yüzüyle masum olduğunu düşünerek, asosyal olmanın getireceği gençlik pskolojisi göz önünde alındığında tereddütsüz kabul ediyor ve bu etkinliklere dahil oluyorlar. Kimi insanlar vardır. Kişiliğinin oturması zaman alır. Çabuk yönlendirilecek durumdan öteye geçmesi 18’li 20’li yaşları bulabilir. Belki de hiç oturmaz. Bu benim şahsi görüşüm. Birşeyleri yapmak veya yapmamak bana göre tamamiyle insanın kendi iradesiyle alakalıdır. Neyse konumuza dönelim acılı baba devamında bu konser ve benzeri etkinlikler sonrasında çeşitli gezintilere, kamplara gidildiğini saz kursları ve değişik kurslar verilerek aslında olayın tamamiyle sosyal bir proje olduğu imajı verilmeye çalışıldığını belirtiyor. Nitekim sonrasında, o gencin beyninin yıkandığı, gösteri unsuru haline geldiği hatta intihar bombacısı haline geldiğini açıkça ifade ediyor. Ve oğlunun cezaevinde olmasınun oğlu için daha iyi olduğunu belirtiyor, çünkü oğlu adına korkuyor. Çünkü devletin polisi o genç gözünde düşman olarak görülüyor ve her an için saldırı düzenleyebilecek beynen ve fiziken donanıma sahip bir birey haline getirilmiş. Bu işin özünü açıklamakta gayet yardımcı bir örnek.

Kitleleri Osmanlı Padişahı ve Milli Mücadele Dönemi önderleri arasında farklı gruplar kurarak yönlendiren, devletin yönetimini elinde bulunduran kişilerin ardına sığınarak devleti yönetenlerin rejimi yıkacağı iddiası öne sürerek Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e dil uzatmak kimsenin harcı olamaz. Bırakın artık milli değerleri sömürmeyi. Fatih Sultan Mehmet ve Atatürk’ü ayrıştırmayı bırakın. Mustafa Kemal Atatürk’ü put sıfatına dahil etmek en büyük şerefsizliktir. Bu ülkede Atatürk’ü seven insanların Anıtkabir’e ibadet için değil, milli kahramanlarını anmak için gittiğini herkes biliyor. Bırakın ayrıştırma yaratmayı. Türk kimliği’nin hiçe sayıldığı bir dönemde sizler Osmanlıcılık, Türkiye’cilik diye birbirinizi yiye durun yakında ülkesinin Güneydoğusunun peşkeş çekildiği bir ülke haline geleceksiniz. Aynı Irak ve Suriye’de olduğu gibi sizler de Laik-Muhafazakar, Sünni-Alevi diyerek ayrışacak, bölgenin doğusu çoktan bağımsızlığını ilan etmiş büyük devletlere minnetlerini sunmakla meşgul olacaklar. Türk olmanın suç sayıldığı, milli kimliklerin öne çıkarıldığı bir dönemden geçiyoruz. Ve Türk olmak büyük suç. Para kazanmak adına reyting toplamak adına, hakkı olan insanların yarışmalarda kazanamadığı, sadece birtakım güçlerin propaganda unsuru olarak görmesi sebebiyle ayrılıkçı görüş ve eserlerin prim kazandığı bir ülkede yaşamak benim zoruma gidiyor. Diyeceksiniz ki, git o zaman ne duruyorsun? Emin olun fırsatım olsa zerre düşünmem. Ayrıca fırsatım olsa da gitmem diyebilirim. Çünkü benim gibi düşünen birtek insanın bile var olması bu topraklar üzerinde duran bir umut ışığıdır. Bu ülkede Türk milleti kavramını, dini görüş ve düşünceler doğrultusunda silmeye unutturmaya çalışmak kimsenin harcı değildir. Millet uyumuyor, Türk uyumuyor bunu böyle bilin…

1 YORUM

Bir Cevap Yazın