Şu yemek programlarında yarışan insanları kahkaha ile seyrediyorum. Nasıl yapmacık kişiler öyle. Sanırsınız hepsi İngiliz asilzadesi. Neymiş efendim birinin çatalı konmamış masaya aç kalmış. Ne kadar komiksin öyle, diyesi geliyor insanın. Gören de önünden yemek kaldırıldı sanılır. Aç kalacakmış hanımefendi. Gönlü rahat olsun bu ülkede tek aç kalmayacak insan türü kendisininde dahil olduğu türdür. Diyeceksiniz ki sen neden izliyorsun? İşte ben toplumun yozlaşan yüzünü, çağdaşlaşırken komikleşen hallerini bu şekilde tespit edebiliyorum. Eminim hepiniz benim düşündüklerimi düşünmüşsünüzdür bir kere de olsa. Çorba için ayrı, diğer sulu yemek için ayrı kaşık olacak tatlı kaşığı başka. Üç tane kaşık, üç çatal ve üç bıçakla yemek muharebesine girmemiz gerekiyor. Bunu topluma aşılamalıyız. Öyle bir konuşuyorlar ki, yetmişbeş milyonun yüzde doksanı sanki elle yemek yiyor. O ne mütevazilik, o ne kibarlık. Küçümsemek için söylemiyorum tamamiyle benliğini kaybettiği için, köyden mi gelmiş, mezradan mı unutmuş. Sanırsınız soyu paşa soyu. Bir parça ekmek, bir damla su bulamayan zorlu savaşlardan geçen toplumun torunları değiller sanki. Nineleri Milli Mücadele döneminde zar zor buldukları bayat ekmek ve çorbayı, servet ödedikleri yemek takımlarıyla yiyorlardı eminim. İzlerken çok zevk alıyor, aynı zamanda üzülüyorum.

İşte biz medeni olmakla, insan olmak arasındaki ince çizgiyi yeteri kadar kavrayabilmiş değiliz. Medeni olmaya çalışırken insan olmayı unuttuğumuz taraflarımız var. Her yönden kandırılıyoruz. Bir yandan bir zümre zenginliğine zenginlik katıyor. Birileri birtakım ideolojileri insanlara aşılayarak prim kazanıyor. Birileri yoksul halkın tek eğlencesi olan televizyonu umut malzemesi olarak insanlara tanıtıyor. İnsanları uyutuyorlar. Televizyon programları çok ilginç gerçekten. Ajanslardan getirilen insanların yarıştığı, milyonlarca insanın başvurduğı programlar var. Foyaları açığa çıkmasın diye birkaç gerçek başvuru değerlendiriliyor, gerisi hep kurgu. Sokakta yatan adam mı dersin, şalvarla tarladan gelmiş kültürlü teyze mi? Ulan bu kadar da salak mıyız arkadaş? Neymiş efendim küçük mü görüyoruz, öyle giyiniyorsa kültürlü olamaz mı, lise mezunu kadın gibi cümleler işitiyoruz. Siz devam edin kanmaya. Üniversite mezunu insan oraya çıkmaya korkuyor, teyzem tarladan çıkıp direk yarışmaya gelmiş. Evlatlarıysa benden daha marka giyiniyor. Yok öyle birşey. Toplum zaten cahil ne de olsa. Bir başka yarışma da ses yarışması. Alakası yok inanın sesle. Çünkü sesler yarışmıyor. Birkaç defa denk geldim, bakayım doğru olan birşeyler var mı diye? Olamaz böyle birşey. Bir erkek ve bir bayan aynı şarkıyı söylüyor ve yarışıyorlar. Kötü söyleyen elenecek. Sonuç ne mi dersiniz? Jüri hanımefendinin hoşlandığı ve kötü söyleyen şarkıcı kazanıyor. İyi söyleyen kızımızda hayal kırıklığı. Bizler yorumsuz demekle birlikte, eh be kızım bilmiyor musun 2013 yılına geldik ne dolaplar dönüyor ne kurgular oluyor diyerek teselli veriyoruz. Senin o programda olman bile başlı başına hata.

Programlarda yarışan öğrenci profilleri belli. Özel üniversitede okuyan ailesi zengin insanlar. Hepsinin nasıl madara olduğunu keyifle izliyoruz. Çünkü o kişilerin birçoğu aile zorlaması ve kendilerini tatmin amacı ile okuyorlar. Yoksa okudukları bölümle ilgili bir iş yapacak değiller. Buna eminim. O havayla ve gururlar okudukları özel Üniversitenin adını verip, en basit soruda elenen utanç abideleri görüyoruz. Geçenlerde internet üzerinden birkaç komik video izlerken birşeye rastladım. Bir muhabir vatandaşa birtakım sorular soruyor. Paylaştım hatta sosyal medyadaki hesabımda ancak yeteri prim görmedi arkadaşlarım tarafından, şaşırmadım da. Gençler ve halkın geneli bu sorulara cevap veriyor. Biliyor musunuz, bu soru ve cevaplı videoları komik videolar kategorisinde. Düşünebiliyor musunuz garipliği? Çünkü birşey bildiğimiz yok. Zengin oluyoruz ama insan olamıyoruz. Okuyoruz ama genel kültürümüz sıfır. Sorulara cevap veremeyen birtakım uyanıklar, ben burada yaşamıyorum diyecek kadar alçalabiliyorlar. Net şekilde bilmiyorum diyebileceklerken. Öyle ya onlar işin hep medyatik boyutundalar. Çünkü medya haber verici nitelikte olmasından ziyade,  rezil etme ve rezil olma ortamı. Kendileri de ezilen durumuna düşmek istemiyorlar. Bir soruda Kıbrıs nerede diye soruyor muhabir. Karadeniz’ de diyenler mi dersin, Sicilya’da diyen mi? Akdeniz’in en büyük adası olan Sicilya içinde bir başka ada yarattıı hayalgücü milyoneri vatandaş. Milli Marşımızın adını bilmeyen insanlarımız var. Cumhurbaşkanı’nın kim olduğunu bilmeyen, İsmet İnönü Chp’ den ihraç edilmiş ne düşünüyorsunuz diye ciddi şekilde soran muhabire, aynı ciddiyetle bence demokrasiye uygun bir davranış değil, herkes özgürce kendini ifade edebilmeli diyebilen gençlerimiz de var. Son moda hangi kıyafet, hangi model telefon çıkmış hepsini ezbere bilen bir toplum halini aldık. Ancak milli benliğini unutan, gittikçe yozlaşan bir ülke olma yolunda emin adımlarlar ilerliyoruz. Bu yüzden toplum kendi içinde kutuplaşmaya gidiyor. Birileri diyor ki, şu grup çok muhafazakar diğeri diyor bunlar çok açık giyiniyor. Çünkü biz Avrupalı kadar esnek bir millet değiliz. Böyle olmayacağız da. Bu röpörtajın bir hayli eski olduğunu, ancak sosyal medya aracılığı ile kolayca ulaşabileceğinizi belirtip,  bu tip sorular soran muhabirin, hangi haber merkezine bağlı olduğunu sorgulayıp toplumun vahim taraflarına üzülecek, hatta kahrolacakken hala ideoloji peşinde koşan çevreler var.  Neymiş böyle röpörtajlar halkı küçük düşürüyormuş. Sen zaten düşmüşsün arkadaş, daha ne kadar düşeceksin. Milli Marşını kim yazmış, daha onu bilmiyorsun. İftar açan ilk il hangisi diye soruluyor, muhafazakar geçinen amcam İstanbul veya Konya diyebiliyor. Neyin küçük düşürmesi bu. Biz bir kitabız ve sadece kapağımız güzel. Ancak dışarısı kapağa bakmıyor, içimize bakıyor. Sonra da diyoruz ki Avrupa bizi neden sevmiyor, ya da dışlıyor. Sevmezler tabi. Ülkene gelmiş dünya yıldızı bir futbolcunun eşinin geçmişte oynamış olduğu müstahcen bir role bakıp, utanmadı mı Galatasaray bu futbolcuyu getirirken diye söylenen beyni sulanmış bireylere sahibiz. Kazanılacak sportif başarı veya dünyadaki prestij hiçe sayan hiçlerimiz var.

Ekonomimiz güzel, Avrupa kan ağlıyor masallarına kanmayalım. Kültürel değerlerimizin bir çoğunu yitirdik. Yitirmediklerimizi de, büründüğümüz garip şekillerimiz içerisinde yaşatıyoruz. Almanya’ya işçi statüsünde gidip orada yuva kuran gurbetçilerimizin çocuklarının iki kültür arasına sıkışıp farklı bir birey haline dönüştükleri gibi, şimdiki neslimiz de o yöne doğru hızlı şekilde yürüyor. Her zaman söylüyorum, elimizin altında dünyanın en gelişmiş ülkelerinin elinde olan hemen hemen her türlü imkan var. Ancak bu birden görmüşlük, bize pek yaramadı. Gökdelen dikmekle de ne yazık ki medeni olunmuyor. Bunu anlamamız gerek. Cape Town misali bir tarafımız gökdelenlerle dolu diğer yanımız sefaletle boğuşuyorsa birtakım işlerin yolunda gitmediği görülmelidir. Bana göre her ne kadar milli dini tüm değerlerin yitirildiği, yozlaştırıldığı bir ülke halini alsak ta inancına toz konduramayan kitlelerin varlığını düşündüğümde misyonerlik faaliyetlerinin de bu topraklarda nefes alamayacağını düşünürsek, bizim gecekondulu vatandaşımızı kurtaracak misyonerimiz de yok iyi bilinmelidir. İşsizin azalması çoğunun sekizyüz liraya çalıştığı ve bir ailenin o parayla asla geçinemeyeceği gerçeğini değiştirmez. Önemli olan, insanların iş sahibi olması değil bana göre refah içerisinde yaşayabileceği ve insan yerine konabileceği düzeyde para kazanmasıdır. Yoksa siz istediğiniz kadar rezidans yapmaya, siteleşmeye devam edin. Şehrin gerçek sahipleri o binalarda oturamadıktan sonra.

Atatürk’ün çağdaşlık, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma idealini hiç bir zaman kavrayamadık. Bizler batının genelde kötü taraflarını örnek aldık. Yeri geldi kendi insanımızı küçük gördük, aşağıladık. Dün geldiğimiz yerleri hiçe sayarak. Avrupa’lı turist olarak geldiği Türkiye’de sıfır kompleks ile yırtık pantolon, eski gömlek ile dolaştı. Bizler onu modaya dönüştürdük. İşte biz bu kadar medeni bir toplumuz. Oysa kıyafetleri yüzünden insan yerine konmayan kişiler vardı ülkemde. Ben ne yazık ki ülkenin geleceğini karanlık görüyorum. Umarım her konuda olduğu gibi yine yanılan ben olurum. Gerçekleri konuşan insanlar hiç bir zaman sevilmezler. Bunu çok iyi biliyorum. Ve ben sevilmemeyi tercih ediyorum. Bir insan bildiği doğrulardan şaşmamalı ancak olup biten yanlışları da göz ardı etmemeli. Ben böyle düşünüyorum. Yarınların daha iyi olması temennisiyle…

2 YORUMLAR

  1. Fırat bey çok güzel işlemişsiniz konuyu. Elinize, zihninize, kaleminize, yüreğinize sağlık. Bir zaman, üniversite yıllarında bakıp da bu hallerine bu tür insancıkların, “ben bunlar için mi uğraşacağım? bunların yaşadığı ülkem için mi çalışacağım?” diye kendi kendime sorup sinirden ağladığımı hatırlarım. En nihayetinde bu toplumun insanlarınınbir tanesine de olsa gerçekleri gösterebilip, gerçekten insanlığı gösterebilsem de yeter diye teselli buldum. Toplumsal bilinçlenmenin âileden başladığına inanıyorum. Belki sabahtan akşama kadar, televizyon izlemediğim için bilemiyorum ne sıklıkta bu programlar, belki hergün bütün bir akşam yukarıda bahsettiğiniz saçma sapan programların karşısına geçip de zamanın ziyan eden bir anne(baba) varsa bir evde, o evin çocuğu nasıl yetişsin ki başka türlü. Tarihten(hele ki yakın tarihten), sanattan, edebiyattan, kitaptan, gündemden kısacası bilgiden yoksun bir kuşaktan başka nedir ki bir sonraki kuşağın olabileceği. Aksine, her akşam düzenli olarak bir sayfa da olsa bir kitap okunan, adam akıllı sohbetler edilen bir ev tahayyül edelim bir de; hem nasıl zevkli geçer zaman, hem ziyan etmemiş olur insan hayatını, hem bilgi küpü olmaz mı böyle bir evde-evlerde yetişen çocuklar… Âile çok önemli, âile… Bilinçli ebeveyn olmak çok önemli…
     
    İçim acıyarak okudum gerçekleri mâlesef. Bu güzel yazınız için teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalın…

Bir Cevap Yazın