Avrupa Birliği, bildiğiniz üzere 1963 Ankara Antlaşmasıyla başlayan süreçte elli yıldan beri ülkemizi kapısında bekletmeye devam ediyor. Yarattıkları bahaneler hep aynı. Fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü, kültürel talepler ve benzeri konular. Ancak bu eksikliklerimizi telafi ettiğimiz zaman Ab ile bütünleşebileceğimiz net şekilde ifade ediliyor.

Türkiye Cumhuriyeti fiziksel koşulları, coğrafi yapısı, kültürel ve etnik farklılıkları göz önüne alındığında dünyada eşi benzeri olmayan nadir ülkelerden biri bunu hepimiz biliyoruz. Jeopolitik konumu, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan köprü görevi gören, bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve her milletin gönlünde birgün sahip olabilmek adına çeşitli hayaller kurduğu topraklara sahibiz. Hala Rusya ve İngiltere gibi devletlerin boğazlara hakim olma hedefleri tükenmiş değil. Ancak artık dünya da eski dünya değil ve artık işler masabaşında yürütülüyor. Zaten tehditler de azaldı. Yunanlıların Megalo İdea yani büyük fikir dedikleri büyük Yunanistan içinde yer alan başkent Konstantinapolis hayalleri bitmemiş olsa da, Türkiye takıntısı yüzünden boyundan büyük giriştiği silahlanma politikaları sonucu şu sıralar kendi içinde can çekişen bir ülke izleniminden uzağa gidemediği aşikar. Anlayacağınuz şu an için ülkemiz üzerinde görülür bir tehlike değil. Ancak görüyoruz ki bizlerin bu topraklara sahip olması avantajlarının yanında birtakım dezavantajları da beraberinde getiriyor. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin gibi ülkeler gözünde ülkemiz büyük bir denge unsuru. Ne yazık ki, bu tarafların menfaatleri doğrultusunda yön verdikleri içeride çeşitli oyunlar oynadıkları, çeşitli oyuncular sürdükleri bir ülkeyiz. Bu yıllardan beri böyle. Bakmayın siz yönetenlerin arada seslerini yükselttiklerine. Atmış atmış beş yıl evvel  Sovyet korkusuyla neler yapıldığını çok iyi biliyoruz. Ancak halkımızın duygusal yapısı ve milliyetçi duruşu başımızdakileri arada sırada bu tip konuşmalara yöneltebiliyor. Olan Anadolu’daki bilinçsiz, söylenilene kanan vatandaşa oluyor. Çünkü yıllardır cahil kalınmasına göz yumulmuş olan Anadolu hala birtakım kitleler için büyük nimet. Oraların ileri değil, geri gitmesi birilerinin işine geliyor. Burada geriye gitmekten kastım, yol veya avm yapmamak anlamında değil kafaların geriye gitmesine çanak tutmak ve elinden geleni yapmak olarak ifade edilebilir. Ülkeyi Osmanlı Devleti’ne yani Avrupa’nın tabiriyle Hasta Adam sıfatına yeniden kavuşturma ideali şimdilerde yeni moda. Bakın biz artık iyileştik mesajı mı veriliyor bilmiyorum ama, şunu da belirteyim ki benim bildiğim Osmanlı Devleti kararlarını dağılma süreci dışında tek başına alırdı. Birilerinin gölgesinde, siyaset sürdürmezdi. Bu yüzden yıllarca yürüttüğü o sert, o yumruğu masaya vuran duruşu yüzünden hallaç pamuğu gibi dağıldı ve Cumhuriyet öncesi son dönemlerinde Avrupalı güçlerin eteğine sığınan liderleri padişahları oldu. İşte o dönem artık bu görkemli İmparatorluğunun sonunun geldiği görüldü ve adıyla yönetimiyle günün koşullarına uygun yepyeni bir Cumhuriyet kuruldu.

Avrupa Birliği bu yeni ülkeyi bünyesine almayı hiçbir zaman içine sindiremedi. Çünkü bu Cumhuriyet onlara göre Türklerin yeni bir stratejisi, yeni bir yayılma politikasından ibaretti. Avrupa Türkiye’nin kendi gibi olmasını hiç bir zaman istemiyordu. Bu nedenle çeşitli oyunlar oynamalı, Cumhuriyet öncesinde yürüttüğü gizli faaliyetlere kaldığı yerden devam etmeliydi. Bu yüzden Kürt sorunu, Ermeni meselesi ve Kıbrıs sorunu gibi milli hassasiyetleri barındıran konular ısıtılıp ısıtılıp önümze getirildi. Tabi yerseniz. Onlar da biliyordu hiç bir zaman kabul edilmeyecek hususları dikte ettirmeye çalıştıklarını. Çünkü karşılarında, dünkü çocuk yoktu. Köklü bir imparatorluk, ve genlerinde hiçbir zaman kaybetme duygusu olmayan bir halk vardı ve bu halkı kırmak gururuyla hiç bir zaman olmadığı kadar oynanmak isteniyordu.Yıllar geçti üzerinden ha bugün ha yarın derken elli yılı geride bıraktık. Nüfusu 4 veya 5 milyon, ekonomisi zayıf ülkeler dahi birliğe davet edilirken, bizim gibi bir devi küçük düşürüyorlar. Mesut Yılmaz’ın da dediği gibi Avrupa Birliği’nin yolunun Diyarbakır’dan geçtiğini ifade ediyorlar. Bu bölün de gel stratejisi, onlara zarar vermeyecek, bölünmüş ancak nefes almaya gücü yeten bir ülkeyi  kendine dahil etme lüksü yaratabileceği anlamını taşıyor. 75 milyonluk  bir gücün Ab standartlarına göre nüfus bakımından birlik içerisindeki edineceği söz hakkı birilerini korkutuyor. İş Hristiyan Kulübü kalma idealinin çok ötesinde. Onların korkusu İslam falan değil Türk korkusundan ibaret. Bu yüzden içerideki farklı etnik grupları özgürlük kapsamında galeyana getirip Türklük bilincini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Alman milli takımlarında oynayan zenci sayısını hesaplamadan. İşte bu kadar kalleş bu kadar çifte standart uygulayan bir birliğe dahil olma adına uğraşıyoruz. Afrikalı Fransa’da Fransız, İtalyan Amerika Birleşik Devletleri’nde Amerikan vatandaşı oluyor da, Türkiye’de Laz, Çerkez, Boşnak, Kürt, Pomak, Arnavut, Türkmen, Abaza Türk üst kimliği adı altında birleşemiyor. Ya da birleşemez. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu arkadaş. Kanmıyoruz artık sizin uyum kriterlerinize.

Son günlerde hükümetin, Avrupa Birliği’ne yönelik yürüttüğü keskin bir tavır var. Bunu görmek mümkün. Ya bizi alırsın, ya biz yolumuza bakarız diyorlar. Şanghay Beşlisi önerisi ve Avrupa’ya yönelik sitemler, umarım Türkiye lehine bir politikadır. Öyle ki, yapılan reformlar insan hak ve özgürlükleri üzerine yürütülen çalışmalar bizim bildiğimiz kadarıyla Avrupa Birliği hedefi içindi. Şarttı, ancak bu kadar hızlı gerçekleşmesi Birliğe katılma hevesinde olduğumuzu gösteriyordu. Şimdiki hükümetin şu anki tutumu, insanın içinde kuşkular barındırmıyor değil. Madem Avrupa Birliği’ne çatacaktın, neden istediği şeyleri yaptın ya da şimdi neden vazgeçiyorsun? Yoksa birçok yasağı kaldırman için sana baskı yapan Avrupa’nın hala kamuda başörtüsü serbestliği konusunda sana baskı yapmaması seni rahatsız mı ediyor? İdeolojik duyguların hizmetlerinin önüne mi geçmeye başladı. Bu çok tehlikeli, umarım böyle değildir…

Türk dış politikası yıllarca Realist bir vizyon yürüttü. Bu realist politika Akp iktidarıyla kısmen rafa kalktı. Ancak haliyle tamamiyle devlet merkezli anlayışın yok olduğu söylenemez. Bu mümkün de değil açıkçası. Realist vizyon bu toprakların bu devletin sırtını dayacağı sağlam bir unsur. Ve hiç bir ülkede emin olun bizim kadar yararlı duramaz. Eğer devlet merkezli anlayış kaybolursa, işte o zaman millet unsuru yok olmaya gebedir. Avrupa’nın istediği tam olarak ta budur. Ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin. Bu yüzden değil mi, İmralı süreci gibi konulara tam olarak destek veriyoruz diye açıklama yapmalarının sebebi. Türkiye coğrafi konumu, iç dinamikleri ve köklü devlet geleneği bulunan bir ülke olarak realist anlayıştan ve askeri güvenlikçi politikasından vazgeçemez. Yumuşatabilir ancak vazgeçmesi intihar olur. Bunun tersini isteyen Avrupa Birliği riyakar yüzünü böylece açık şekilde göstermektedir. Bütün bu şartlar doğrultusunda, hükümetin hizmet odaklı anlayışını bir kenara bırakarak, ideolojik bastırılmış duygularını da açığa çıkarması ve millet üzerinde köklü bir değişim yaratma çabası içine girmesi son derece yanlış ve üzücü politikalardandır. Beyinlere enjekte olmuş bir Neo Osmanlı hayali, şu an büyük bir kitlenin hafızasında en önemli yeri teşkil etmekte. Güneydoğu sorunuyla uğraşırken, halkı iç savaş senaryolarından uzak tutmaya çalışırken Erbil bize bağlanmak istiyor tarzı kehanetler ülkenin temeline dinamit koymaktır bunu böyle bilin. Bu ülkenin kimliğini taşımaktan utanan, nüfus cüzdanını yakan insanları gördük. Bayrağı yakanları seyrettik. Bu tip faşist Kürt milliyetçisi tavırları sergileyen birtakım hainler var. Sen önce bu hainleri yakalamalısın. Kerkük ve Musul 1938 şartlarından çok uzak. Hatay misali toprağımıza katalım. Yakın vadede, İran ve İsrail gibi ülkelerin aleyhimize yürüttüğü senaryoları bertaraf etmek adına çıkar yol gibi gözükse de, Irak’ın Kuzeyiyle olan şaşırtıcı yakınlaşma hayr-ı alamet değil. Bu yakınlaşma birilerinin dediği gibi Petrol anlaşması üzerine olan bir yakınlık da değil. Bambaşka bir strateji var işin içinde. Ve bu kararı bizim verdiğimiz imajı pek te kanılır nitelikte değil.

Ümmetçi bir halk yaratarak, farklılıklari bir araya getiren böylece, bölgeye hakim olan bir ülke yaratma çabası ne kadar doğru zaman gösterecek? Halkın içindeki milliyetçi ve ulusalcı tarafı ameliyatla aldırmak bu ülkenin felaketi olacaktır. Bir yandan 2071 yılını hedef gösterip, diğer yandan Türk kimliğini silmek çok bağdaşmıyor. 1071 Malazgirt Savaşı tarihte Anadolu’nun kapısının Türklere açıldığı bir savaş olarak yer alır. Ne yani bundan sonra Anadolu’nun kapısı müslümanlara açılmış mı diyeceğiz.. Tamam dedik peki 2071’i neden hedef gösteriyoruz.. 1071 Türklerle ilgili olan bir mesele. Öyleyse sizler de bu ülkede Türk milleti gerçeğini değiştiremeyeceğinizi çok iyi biliyorsunuz. Yaptığınız doğrular oldu mu başımız üstüne, bunu her fırsatta dile getiriyoruz. Ancak milleti istediğiniz yola sokma ve ideolojiye büründürme yönünüz son günlerde pek hoş durmuyor. Buna sebep olarak kağıt üzerinde yakaladığınız başarılar ve politika yoksunu bir hayli başarısız muhalefet partileri sebep şüphesiz. Ancak düşünce ve yaşam tarzında getirmek istediğiniz yenilik ve değişimler çok yararlı olmayacak. Örnek doktor olarak başörtülü bir bayan atadığınızda bu kez dini inançları gereği o bayan erkek hastaya bakmak istemeyebilir, bundan rahatsız olabilir. Buna ne çare bulacaksınız? Bu yol kadın ve erkeği ayıracak bir sürece doğru gidecek, sizin aksinizde düşünen insanların en büyük korkusu bu. İnançları gereği başını kapatan, veya çıplak gezen insanımız beni rahatsız etmez. Demokrasi nin gerektirdiği insanların yaşam tarzına, kılık kıyafetine ve inançlarına karışmamaktır. Ancak belki de bugüne kadar bu yasağın devam etmesine sebep Türkiye’nin birtakım özgürlüklere bir noktadan sonra çıkar odağı gözüyle bakması örnek gösterilebilir mi? Ya da bu başörtülü kardeşlerimize kamu da inançlarının engel olmayacağı ünitelerde görev vermek doğru olmaz mı? Sen de doktor olma demekten daha az kırıcı olabilir kısa vadede, en azından kalıcı bir çare bulunana dek.

Avrupa Birliği inançlar, özgürlükler noktasında Türkiye adına hala birtakım kriterler öne sürüyor. Olumsuz olmaları bir yana, sanırım onların da bu karmaşık insan ve inanç yapımızdan dolayı bir takım tereddütleri var. Belki böleriz anlayışıyla karıştırdıkları bu ülke şimdi onlarında içinden çıkamadığı ve kapısında bekleyen bir sorun olarak önlerinde duruyor. Bu yüzden bizleri soğutmak istiyorlar, olamaz mı? Ne vazgeçebiliyorlar, ne kabullenebiliyorlar. anlamakta zorluk çekiyoruz. Bizim hedefimiz sanırım bir yandan ABD’nin yönlendirdiği ülke konumundan çıkarak AB gibi bir oluşum içine girerek daha özgür ve güçlü hale gelmek. Böylece her ne kadar müttefik olarak görülse de bana göre büyük bir tehdit olan süper güçün ülkemiz üzerinde üstü kapalı bekleyen düşmanlık potansiyeli kısa vadede imkansız hale gelecek. Irak savaşı sürecinde yarı yolda bıraktığımız müttefiğimiz, savaş sonrası destek gördükleri Kuzey Irak’ı ödüllendirerek bizleri cezalandırma yoluna gitmişti. Süre gelen süreçte, Suriye’nin de bu sürece doğru yürümekte olduğu göz önüne alındığında, Abd gibi bir küresel gücün intikamının ne derece büyük olduğunu görmekteyiz. Bu yüzden telaşımız. Ve sorunu bir an evvel çözme isteğimiz. Anlayacağınız yanlış politikalar başımıza çorap ördü. O beğenilmeyen realist politika, hükümetin uzaklaştığı devlet merkezli anlayış belki de geçmişte Kıbrıs’ta ve başka örneklerde de olduğu gibi başarılı olsa da bu kez istisnai olarak, birilerinin maşası olmak için değil Kuzey’de kurulacak bir devlete müdahale edebilmek ve Türkmenleri korumak adına girilseydi belki de bu dönemeçte olmayacaktık. Karar aşamasına getirilmeyecektik. Çünkü bir karar aşamasındayız. Ya kısa vadede Irak’ta olan özerk yapı, Suriye’de oluşmakta olan özerk bölgeye göz yumulacak, ya da sıranın Türkiye ve İran içerisindeki potansiyel özerk bölgelere gelmeden yani palazlanmadan buna bir şekilde müdahale edilecek. Örgütün mali yapısını mı çökertirsiniz, lider kadroyu mu ele geçirirsiniz orası sizin bileceğiniz iş. Ancak büyük güçler gözünde denge unsuru olmaktan öteye geçemeyen bir ülke olduğumuzu unutmadan, Osmanlı rüyalarından uyanıp günümüz Türkiye’sine bakmalısınız. Ne o petrolü Türk’e yar ederler ne de Erbil’i. İçimizdeki Diyarbakır’ı bizlerden koparmaya yelteniyorlarken…

1 YORUM

Bir Cevap Yazın