“keşkeleri sevmem sevdiğim! Ama artık her şeyi seviyorum, en çokta ölümü. Bir sözünle öldürdün beni! Sen hiç düşlerinde birini sevdin mi? Onunla kısa da olsa konuşabilmek için hiç yalanlar söyledin mi? Ben hepsini yaptım, şimdi pişmanım diyemem, dersem sevgime ihanet etmiş olurum”

Çocuktum seni sevdiğimde… Okul çıkışlarında kapıda beklerdim seni, yüzüne bakamazdım, sadece beklerdim işte! Gölgenden tanırdım seni, sevmekse böyle sevdim seni ilk. Bir masum yürektim o zamanlar, küçücük kalbime o melek yüreğini sığdırmaya çalışıyordum. Sosyal bilgiler kitabında gördüğüm çiçekleri koparıp sana vermek isterdim hep, işte böyle çocukçaydı hayallerim… Şimdi bile saklarım o kitapları, çocukluğumun en özel hatıralarıdır onlar, çünkü bana yalnızca seni hatırlatırlar.

Çok peşinden koştum sevgilim senin… Ayaklarım yorulmak bilmezlerdi. İnsan sevince bir başka hissediyor kendini, bu yüzden Ferhat’ın dağları delmesi hiç garip gelmiyor bana. İnsan çok sevince, organları bile bir başka çalışıyor. Ruhu istemese, bedeni özlüyor… Yani ben, hani şimdi aşağıladığın bu adam var ya, deli-divane senin için. Seni sevmesem, yaşamım nasıl olurdur inan hiç düşünmek bile istemiyorum. Ben sende yarım kalan düşlerimi tamamlamak istiyorum, çok mu bunları yapmak senin için, söyle sevgili?

Bir evet’ine ömrümü veririm. Şaka yapmıyorum, aşk dolu şu kalbimi senden başkasına emanet edemem ben! İstersen inanmayabilirsin tüm bunlara, hani bir başkası için ömür verilir mi diye, aklından geçirsen de… Unutma ki sen benim için hiçbir zaman bir başkası olmadım. Sen bana, benden yakınken, ancak ben bir başkası olurdum kendim için. Ama sen asla, bu denli bir başka yürekte sevilemezsin… İnan bana, sevilemezsin!

Biliyorsun, sırf seninle konuşmak için yalanlar söyledim. Ki o yalanlar şimdi karşımdalar ve beni senden söküp aldılar. Nasıl bir kader bu anlayamıyorum. Kendime kızıyorum. İnsan sevdiğini tekrar kazanmak adına neden bu denli büyük yalanlar söyleyebilir ki, inan bu işin içinden çıkamıyorum. Kırdığım için seni affet beni sevgilim! Yüzüme bak ve affettiğini söyle, yoksa nasıl çekerim bu vicdan azabını… Biliyorum, insan sevdiğini kazanmak adına, bir başka sevdiğini öldü deyip, acındırmamalı kendisini. İnan bunu neden yaptım bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, kendimi çok kötü hissettiğim. İnan iblisin oyununa geldim, affet ne olur?

Aşk dolu şu kalbimi, başkasına vermektense, sensizlikle cezalandırırım daha iyi. Lütfen konuş, bir şeyler söyle… Ama susma! Her haline bin anlamlar yüklediğim, ey benim fırtınalı gazabım, ne olur susma! Şunu bilmelisin ki, hiçbir erkek sevdiğine mahcup olmak istemez! Ona daha iyi bir yaşam sunmak için, yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Benim içinde bulunduğum durumda bundan farklı değil. Zaten hayatta her şey paramıdır ki? Biz birbirimize bu denli değer verdikten sonra, hangi sorun aşkımızı unutturabilir, hadi söyle bana?

Seni hiç unutmadım… İçimde taşıdığım bu yalanları, vicdan azabıyla her gün ödüyorum. Ne olur beni affettiğini söyle, bak kapımda Azrail bekliyor.

EMRE ONBEY

PAYLAS
Önceki İçerikAhiretten Gaflette Olmak
Sonraki İçerikAy Işığına Tutunan Aşka
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın