İstanbul’dan tiksiniyorum, midem bulanıyor insan ilişkilerine tanık oldukça. Bu ne berbat tüketilmişliktir, bu ne rezalettir böyle. Bu ülkenin parazit söylemcilerinin lağım yaşam tarzları, insanlıktan ve insanilikten çok uzak. Çirkef, rezil kepazeliklerine tanık olmak bile üzüyor beni” diye yazmış kişi, Facebook’taki ‘ne düşünüyorsun’ alanına.

Tablo vahim!

Tablonun vahimliği, İstanbul’un mide bulandıran bir şehir olmasından değil, söyleyenin, kimi insanlarca darbelere, acılara, hüzünlere maruz kaldığı gerçeğini, o insanların diliyle ifade etmesinden ve bunu yaparken İstanbul adının ardına gizlenmesinden ileri geliyor.

Bu talihsiz kişinin kurduğu talihsiz ifadenin içerisine İstanbul özenle mi yoksa bir hata sonucu mu yerleştirildi, bilemiyorum. Bunu kişinin kendisine sordum, fakat yanıt alamadım. Belki de kendisi de ne yazdığının farkında değil!

Bu ifadeden şunu anlıyorum:

Bu kişi bazı insanlarca, kötü ve çirkin birtakım yaklaşımlara maruz kaldı veya onların bu hallerine tanıklık etti. Böyle bir durumda, “Bu ne berbat tüketilmişliktir, bu ne rezalettir böyle. Bu ülkenin parazit söylemcilerinin lağım yaşam tarzları, insanlıktan ve insanilikten çok uzak. Çirkef, rezil kepazeliklerine tanık olmak bile üzüyor beni” ifadesini kullanması doğru!

Lâkin, bu birkaç kişinin günahıyla İstanbul’un ilgisinin ne olup olmadığı meselesine takılmış durumdayım.

Birkaç kişi, insanlıktan uzak olabilir, çirkef ve rezil bir yaşam tarzı sürebilir. Kendi hayatlarıdır, kendi seçimleridir. Biz bu seçimi onaylamak zorunda değiliz, ama hakaret etmemizi gerektirmez. Peki, bu çirkef ve rezil durumlarının İstanbul’la ilgisini açıklar mısınız?

Acaba kişi, bu çirkef ve rezil şahıslarla İstanbul’da karşılaştığı için mi, İstanbul’u bu vahim ifadenin içerisine kattı? Olabilir! Fakat, rezillik ve kepazelik, sadece İstanbul’da mı var?

Bu kişilerin rezillikleri ve kepazelikleri yüzünden, bir şehir insanın midesini nasıl bulandırıyor, merak ediyorum. Örneğin ben otoyolda travestileri gördüğümde veya kalabalık bir caddede kap-kaç olayına tanıklık ettiğimde, lânetlerim. Ama İstanbul midemi bulandırmaz! Midemi bulandıran travestiler veya hırsızlardır. Travestilerin ve hırsızların sergilediği bu rezilliğin suçlusu İstanbul mu olmalıdır?

“İstanbul lağım, İstanbullular lağım faresi!”

İfade kötü! Anlatım yanlış! Düşünce hasta!

Kişinin yaptığı şuna benziyor:

Kimya dersini anlatan bir öğretmenin, derste yaptığı bir hatadan ötürü, kimya bilimini suçlamak. Öğretmenin hatasını, kimya bilimine yüklemek!

Öğretmenin hatası nedeniyle, kimya bilimini suçlu göstermek ne kadar komik ve düşündürücü ise, “kimi insanlar”ın yaptklarını bir “dünya şehri”ne yüklemek, o kadar komik ve düşündürücü olsa gerek, yoksa yanılıyor muyum?

‘Ne düşünüyorsun’ sorusuna verilen bu yanıt, internetin yaşamımızın bir köşesine iliştirdiği çöplüğe katkı sunmaktan; tarihe, kültüre, sanata, doğaya ve İstanbul denilen anakentte (1) yaşayan 20 milyon insana yersiz ve gereksiz hakaret etmekten öteye geçemiyor.

İstanbul’un yerleştirildiği bu iğrenç konum, nasıl ki birilerinin midesini bulandırıyor ve bu sebepten ötürü insanlardan nefret etmesini sağlıyorsa, yukarıdaki ifade de bir İstanbullu olarak benim midemi bulandırıyor.

Bu hasta düşünce tarzı; “Sen bu vahim tablonun değişmesi için ne yaptın?” yahut “Yaşadığın şehrin, hayâl ve umut ettiğin hale gelmesi için ne sundun?” veya “İstanbul’un ve insanların bu hale gelmesini önlemek için bir çaba gösterdin mi?” gibi yapıcı sorulara da cevap veremiyor.

Dahası, İstanbul’u solumayan, İstanbul’u tanımayan, İstanbul’da yaşamanın ayrıcalığına erişemeyen, İstanbul’un görkeminden korkan, ona yanaşmaktan, ona katılmaktan çekinen, İstanbul’un köklü ruhuyla barışık ve katışık olmasını beceremeyen insanların da, tuhaf yorumlarla kötü, yanlış ve hasta bir ifadeye belli belirsiz sözcükler eklemelerini sağlıyor.

Sonuçta ne oluyor?

Herkes, ifadede yer alan ‘lağım’ın bir parçası haline geliyor.

Bu lağım, katıksız bir bilinçsizliğin ve boşluğun etkisiyle önce şehrin, sonra Türkiye’nin üzerine akıyor…

İnsanların “anakentte yaşam”a bakışı lağıma açılan bir pencereden olduğu sürece, bu pis koku gitmez!

Örneğin, dünyanın gelişmiş ülkelerindeki anakentlerde yaşayan insanlar vergi öderler. “Anakentte yaşayacaksan, bunun bedelini ödersin!” diyerek, insanlardan vergi alırlar.

Bu ne işe yarar?

Kültürlü, düzenli bir şehir yaratır. Karmaşayı önler. Karışıklığı giderir. Örnek: Londra.

Bizde ise ipini sapını köyünde bırakıp gelen insanlarımız; ipini sapını bırakır ama yaşam tarzını bırakmaz. Köyünde, kasabasında nasıl yaşıyorsa, onu olduğu gibi alır, getirir ve İstanbul’un bir köşesine filizlenmesi için yerleştirir.

O filiz budaklanır, dallanır. Dallandıkça hastalanır! Hastalandıkça yukarıdaki gibi böğürür. Gün olur, böğürmeler saldırganlaşır, hırçınlaşır, çirkinleşir… Yukarıdaki gibi…

Bu insanların, hiçbir zaman anakentte yaşamanın bir bedeli, usulü, yolu yordamı olduğunu bilmedikleri akıllarına gelmez ve sorunu İstanbul’da ararlar.

Uyum sağlayamadıklarında İstanbul uyumsuz olur… İş bulamadıklarında suçlu İstanbul’dur… Sevgililerinden ayrıldıklarında, boşandıklarında, aileleri dağıldığında, bunu yapan İstanbul’dur… Aç ve evsiz kaldıklarında, İstanbul aş vermemiş, başlarına çatı olmamıştır…

Bu da yetmez, İstanbul’dan şiirlerde “orospu” diye söz edilir. Ya İstanbul’da yaşayanlara ne denir!?

Şiirlerde veya “şiirimsiler”de, İstanbul’un “Anadolu” olmadığı, lânetlenerek, küfredilerek ifade edilir. Oysa, İstanbul “Anadolu” olmak zorunda değildir! “Anadolu”, Anadolu’da; İstanbul, İstanbul’da olmalıdır!

Kötü olan ne varsa İstanbul’dandır! Kimya öğretmeni hata yaptıysa, suç kimyadadır!

İstanbul’a suç bulunamadığında, İstanbul’a iliştirilecek kötü sıfat kalmadığında, İstanbullulara sıra gelir.

İstanbullu suçludur! İstanbul halkı çerkeftir, rezildir! İstanbullular mide bulandırır, tiksindirir!

İstanbullular insan değildir!

İnsan olanlar, bu düzene uyum sağlayamayanlardır!

Şehir, İstanbul değil, geride bırakılan, terk edilendir!

Hiçbirimiz, bendeniz de dahil, İstanbul’a ait değiliz! Köklerimiz, İstanbul’da değil!

Ama İstanbul’da yaşıyor, İstanbul’da yiyor – içiyor, İstanbul’dan giyiniyoruz.

İstanbul’da yaşayanlarla paylaşıyoruz!

İstanbulluyuz!

Nüfus cüzdanımızın il, ilçe ve köy hanesinde farklı bir isim yazsa da, İstanbulluyuz!

Bunu beceremeyeceksek, onurlu bir insan gibi çekip gideceğiz.

Bunu kavrayamıyorsan, gideceksin!

Bu ifadenin sahibi İstanbul’da yaşamıyor! Bu daha da vahim! Komik!

Özetle;

Biz milletçe yaşadığımız yeri sahiplenme duygusundan mahrum kalmışız.

Çok kolay suçlu bulabiliyor, suçlu ilan edebiliyoruz.

Yaşadığımız yeri tanımıyoruz, bilmiyoruz.

Herkes kendi kapısının önünü süpürse, her şey çok farklı olabilir!

Aç karnımıza çay içtiğimizde, birçoğumuzun midesi bulanır! Şimdi suçlu çay mı?

Bu rezillikleri, kepazelikleri durdurmak, önüne geçmek için çalışmalar yapmak, insanları uyarmak yerine, suçu İstanbul’a atıp, “İstanbul midemi bulandırıyor” demek, işin kolayına kaçmak oluyor sanki.

Dahası, bu ifadeyle kişi, İstanbul’un mide bulandıran imajına bir katkı da kendisi yapmış oluyor, ifadenin altına abuk sabuk yorumlar yapanlarla birlikte. Böylece herkes “kusmuk”un bir parçası oluveriyor…

Biz Türkler, İstanbul’un tarihi ve jeopolitik önemini ne zaman kavrayabilecek ve şehri buna uygun hale ne zaman getireceğiz, bunun yanıtını kimse veremez, sanmıyorum. Bunu kavrayabilmek için önce “insan” olmak, “insanca ifade kurabilmek” lâzım, değil mi? Bunu başaramadığımız zaman, yaşadığımız şehir “lağım” bizler de “lağım faresi” oluveririz kolayca…

Bunun üzerine bir İstanbullu da çıkıp, sen ne diyorsun demez!

Dünyanın işgâl edip ele geçirmek için fırsat kolladığı İstanbul’dan, “midemi bulandırıyor” diyerek vazgeçenlerin sayısını bir düşünün! Sadece bu talihsiz ifadenin altına imza atanları sayısına bir göz atın!

Çok mu abarttım! Sanmam!

Çoktan İstanbul’u gözden çıkarmışız bile…

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!

Selçuk ERAT, 25 Mayıs 2010, İstanbul

Dipnotlar: (1) Anakent: Metropol.

PAYLAS
Önceki İçerikArtık Siyasi Yorumlarımı Bırakıyorum
Sonraki İçerikÖğrencilerle Kürtçe – Türkçe Üzerine Bir Sohbet [Veli KUZU]
5 Şubat 1982’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, lise öğrenimini Gebze’de (Kocaeli) tamamladı. Öğrenimine, Anadolu Üniversitesi İşletme - İktisat Fakültesi’nde devam etti. Mimari, heykel ve resimle ilgilendi. Liseye başladığı yıllarda edebiyata olan ilgisi arttı ve bu alanda çalışmaya karar verdi (1997). 1998’de Gebze’ye yerleşti. Gebze’de yayımlanan günlük gazetelerde ve bazı dergilerde köşe yazıları yazdı. Marmara Gazetesi’nde Lacivert Kültür ve Sanat Sayfası’nı; Demokrat Gebze Gazetesi’nde Demokrat Günce Kültür ve Sanat sayfası’nı yayımladı. Arkadaşları ile birlikte Gebze Azim Gazetesi’ni çıkardı; gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü ve tasarımını yaptı. 14 Eylül 2004’te LacivertSanat Kültür ve Sanat Topluluğu’nu kurdu. 1 Kasım 2004’te LacivertSanat internet sitesini açtı. Temmuz 2006’dan itibaren LacivertSanat E-Dergi’yi yayımlamaya başladı. Mayıs 2007’de, iki ayda bir yayımlanan LacivertSanat Fikir Ağırlıklı Kültür, Sanat, Edebiyat, Dil, Tarih ve Toplum Dergisi’ni çıkardı. Çeşitli internet radyolarında edebiyat ve kültür – sanat üzerine programlar hazırlayıp sundu. 01 Ocak 2010’da Türkiye’nin ilk ve tek tematik ağ radyosu Yelken Radyo’yu kurdu. Halen, radyonun yayın yönetmenliğini yapmakta ve program hazırlayıp sunmaktadır. İlk şiir kitabı Yaş, Nisan 2003’te Merhaba Tanıtım tarafından yayımlandı. İkinci şiir kitabı Toz Yanığı, Ağustos 2008’de Ada Yayınları’ndan çıktı. Yazıları, şiirleri ve yaptığı söyleşiler; Ada (Samsun), Ada (Trabzon), Andız, Aykırısanat, Berfin Bahar, Dergâh, Deyiş, Düşle, Ekin Aktüel, Gezgin, Hayâl, Her Şeye Karşın Edebiyat, İmgelem, İspinoz, Kuzeyyıldızı, Mor Taka, Sızıntı, Siyah Beyaz, Şair Çıkmazı, Şehir, Şiir Ülkesi, Taflan, Tay, Türk Dili Dergisi, Ünlem Sanat, Üç Nokta Edebiyat, Yalın Ses, Yaşayan Yarın, Yeniden Siya ve Yeni Yazı dergilerinde; Dünya, Önce Vatan, Marmara, Çağdaş Kent, Demokrat Gebze ile Yeni Gebze gazetelerinde ve birçok yerli ve yabancı internet sitesinde yayımlandı. İstanbul’da yaşamakta olan Selçuk ERAT, Makaleci.Com sitesinde yayın yönetmenliği yapmaktadır.

4 YORUMLAR

  1. peygamberimizin alınmasını müjdelediği bir şehir hakkında böyle düünenleri anlamakta zorluk çekiyorum. sevgili dostum selçuk, kalemine sağlık, söylediklerine katılıyorum… gönül kötüyse düşüncesi de kötü olur zaten…

  2. peygamberimizin alınmasını müjdelediği bir şehir hakkında böyle düünenleri anlamakta zorluk çekiyorum. sevgili dostum selçuk, kalemine sağlık, söylediklerine katılıyorum… gönül kötüyse düşüncesi de kötü olur zaten…
    +1

  3. Hasta bir dusunce olarak yaklaşmamız bence hic hoş olmamış. Ben de istanbul doğmuş büyümüş biri olarak, yaklaşık 30 yıl yaşadıktan sonra son yıllardaki yozlaşmışlığı daha fazla kaldıramayacağımı anlayarak terkettim istanbul’u. kendi adıma İstanbul’u mahvetmeye yeltenenlere karşı, caba sarfettiğimi de belirtiyim. Ama tüm bunlar nafile, cünkü gozü donmus insanlar tarafından ele gecirilmiş ve gercekten de tüketilmiş bir şehirdir artık İstanbul. Bunu bir sabah yanı basımdaki tek yesillik alan, bir park sabah 5’te otopark mafyası tarafında dozerlerle dümdüz edildiğinde anladım. Bunu nadir plajlarında denize girmeye kalkınca insanların nasıl cevrelerini hoyratca kullandıklarını, nasıl sadece oteki dünya hayalleriyle yasayıp etrafındaki alanı sadece kendınelerine sunulmus bir nımet olarak görerek kirlettiklerinde ve hic umursamadıklarında anladım, bunu alt katımda yasayan komsunun kendini dizi filmlerinde gordugu mafyatik karakterlere ozenip beni ve arkadaşlarımı sırf farklı dusundugu ve farklı bır yasam felsefesı oldugu icin olümle tehtid ettiğinde anladım. Bir zamanlar İstanbul kozmopolit bir sehirdi, farklı dinden, kulturden insanların birbirlerine hoş görüyle, toleransla yasayabildikleri bir şehirdi. Artık böoyle bir sehir yok ortada. Tabii suç İstanbul’da değil. Onu bu hale sokan en basta yoneticilerinde, orada yasayanlarda…

Bir Cevap Yazın